Aralık 17, 2012
Mart 21, 2012
ölü şehrin radyosu [bir kuzey ırak pornosu]

Şenol Erdoğan’ın yeni çalışması çok yakında okura sunuluyor!
Bu kitabın yazarı, elinde olmayan nedenlerden dolayı istemsiz bir şekilde yaşamının 172 gününü Kuzey Irak olarak adlandırılan bölgede, [Zaho, Zap vs.] mevkilerinde geçirmek zorunda kaldı. Yaklaşık 300 kadar gün dilimini ise bu coğrafyanın etekleri kadar yakın diğer benzer coğrafyalarda [Şemdinli, Çukurca vs gibi].
Bu kitabın yazarı, bahsettiği dönemi yaşarken İsevi takvim 1997 tarihini gösteriyordu. Bazen çok soğuk oluyordu hava -şubat gibi, bazense çok sıcak –şubat gibi.
Bu kitabın yazarı, 15 yıldır tarif edemediği hislerle yaşıyor ve bunlar en nihayetinde –ne kadar ötelemeye çabalarsa çabalasın- harflere evrilip cümlelere dönüştü.
O aslında zihnine kaydettiği ve ne denli uğraşsa da silemediği görüntüleri parçalar halinde bir araya getirme denemesinde bulundu. Mevzu ettiği süreçte hiç not almadı, hiç yazı yazmadı, hiç fotograf çekmedi, hiç kayıt yapmadı. Çünkü öldürülmek suretiyle ölmeyi hiç istemedi.
Ama beynine kim dokunabilirdi ki –yaşadıkça. Aslında her bir anlatı siyah beyaz bir fotograf karesi gibi, bazen de renkleniveren, sepyalaşan. Aslında her anlattığı kısacık klipler-görüntüler –cızırtılı, karıncalı, boğuk ses kayıtları zamanın geçmiş denileninde kalmış-kalamamış.
Yazar 1997-98 tarihleri arasında zihnine kaydettiği bazı görüntüleri 2011 senesinde alfabeye dönüştürme kararı alıp bu kararını uygulamış. Bunu yaparken kan içinde bir mizah, tabiatı gereği kemiksiz bir dil, yer zaman tarihsiz politik söylemler, bir takım absürt, saçma ve komik hikâyeler, sürrealizmin sınırlarını zorlayan gerçek anlatılar kullanmış, yer zaman Virilo yer zaman Deleuze, yer zaman Brautigan, yer zaman Jim Morrison gibi uzak ara birbiri ile ilintisi olmayan kimlikler arasında kişisel eklektik bir ağ örmüştür.
Pornografiden uyuşturuculara, gerilla savaşından şehit politikasına, rock n’ roll’dan ceset torbalarına, Çillerden punk’a, Irak’tan Kadıköy’e, dağdan şehre, helikopterlerle servis edilen “Ödül Baklavaları”na kişisel bir aktarı!
Yazar, “ölü şehrin radyosu” ismini verdiği kitabına “bir kuzey ırak pornosu” alt başlığını vermiştir. Harkin’in Baudrillard’ı anarak kaleme aldığı “savaş pornosu” metninden bu alt başlığa varan yazar porno kelimesini kullanırken kesinlikle Baudrillardsal bir anlamla yaklaşmıştır.
Alıntı: http://cyberzenarchy.wordpress.com/2011/11/23/olu-sehrin-radyosu-bir-kuzey-irak-pornosu/
Kendisini merak edenler için keyifli ve şahane bir röportaj: http://www.reportare.com/index.php?option=com_content&view=article&id=70:qbalkc-kralq&catid=57:2011-04-08-22-41-07&Itemid=99
Aralık 19, 2011
Mine Söğüt - Deli Kadın Hikayeleri
Tüm kitapları severek ve heyecanla okudum. Yeni kitabın haberini bugün aldım ve aşırı derece meraktayım. En kısa zamanda alıp okumalıyım :)
Okuyanlardan yorumlar alabilirim....

“Girdiği kabın şeklini alan su, geçtiği yolların rengini de çalarmış…”
Mine Söğüt’ten Unutulmayacak Delilik Hikâyeleri
Beş Sevim Apartmanı – Rüya Tabirli Cinperi Yalanları, Kırmızı Zaman, Şahbaz’ın Harikulâde Yılı 1979, Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey gibi romanları ve çeşitli biyografi, monografi, söyleşi kitaplarıyla okurların yakından tanıdığı Mine Söğüt bu defa hikâyeleriyle karşımızda.
“…kendini öldürme fikrini bu kadar çok seven biri kendini de çok seviyor demektir... kendini ve deliliğini” diyen yazar, Deli Kadın Hikâyeleri kitabında, aklın kıyısında gezinen, kadınlıklarını bir lanet gibi sırtlarında taşıyan, hepsi “kaybetmeye” yazgılı, içe işleyen yalnızlıklarıyla kalp burkan hayatları, varoluş kâbuslarını anlatıyor. Kitapta ayrıca, Bahadır Baruter’in bu hikâyelerin izlenimleriyle yaptığı on resmi de yer alıyor.
Kalemini zehire, kana, cinnete, ölüme ve hayata aynı lezzetle batıran Mine Söğüt’ten unutulmayacak yirmi bir delilik hikâyesi...
Charlotte Brontë - Jane Eyre

Kitabını okuyanlar bilir. Bir sürü hırsı, nefreti, öfkeyi, acıyı, karmaşık aşkı vs vs herşeyi barındırır. Parmaklarınızı kemirir, yumruklarınızı sıkar, hadi kızım kaaaaaç diye bağırırsınız. Film de aynı etkileri veriyor. Genelde kitabı okununca filmi beğenilmez ya da filmi izlenirse kitap garip gelir durumu vardır ancak bu film bence gayet başarılı bir uyarlama olmuş ve tadını kitapta ki gibi alabiliyorsunuz.
Tanıtıma bir göz atın, kitabı okumadıysanız da mutlaka edinin derim.

Kitap ve yazar hakkında detaylar için:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Charlotte_Bront%C3%AB
ekşi sözlük yorumlarına da bakılabilir: http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=jane+eyre
Kasım 28, 2011
Leyla Erbil - Kalan
Henüz okumadım ama bu hafta içerisinde alıp hemen okumayı planlıyorum. Sıcak sıcak çıkmışken ve geçenlerde kitapevinde denk gelip bakmışken tanıtımını da yapmasam olmazdı.
Keyifle...
PS: Milliyet'te röportajı, radikal'de tanıtım yazısını da okumanızı öneririm.

Tanıtım yazı:
Leyla Erbil'in yeni romanı...
hiçbir şeyden ve her şeyden kalan
bir zamanlar justinianos'ların, fatih'lerin hüküm sürdüğü istanbul'un altında, şimdi toprakta gömülü olan binlerce yılın kalıntısından kalan... ibrahim ve ishak'tan kalan... insanların birbirlerini ayakkabılarından tanıdığı savaşın yokluk günlerinden kalan... farandolaların dönüldüğü, rum ustaların elinden çıkma üç katlı, ahşap evlerden kalan... kierkegaard'ın hasetinden kalan... elbette "kederli bir şiir"den kalan... "kederden mi neden bilmem sararmış rengi ruhsarı.." bir kitaptır kalan... lahzen'in göz ucu ile bir kere bakıncaya kadar geçen zamandan kalan...
peki kimdir lahzen?
"kimim ve nasıl biriyim
hayatımın neresindeki yaşantıdayım sorarım kendime her gün
sen hangi bilinçtesin lahzen
hangi göklerin bulutlarından yağdın
bu çorağa söyle
son bilinç ölüm olacağına
ölüm anındaki bilincin bilinci yazılamayacağına göre
hangi kavşağındasın tinsel gerçekliğin"
bu soruların eşliğinde iniyoruz hep birlikte
tıka basa şüpheyle doldurulmuş kuyudan
çıkmak için çocukluğa
daha da dibe
toprağın altına
ve orada arıyor lahzen
hakikatinin özünü
ve leylâ erbil'in kaleminde devleşiyor edebiyat,
şölene dönüşüyor kalan...
Ekim 17, 2011
Çağlar Yerlikaya - Fişini Sen Mi Çektin Rüyalarımın

Saat: 01.59… Sokaktasın ve evine doğru yürüyorsun. Elinde ne zamandır aradığın ama hâlâ bulamadığın bir aşkın boşluğu var. Mağazaların önünden geçerken, gözün vitrindeki mankenlere takılıyor. Hepsinin bakışlarını bana benzetiyorsun. Hepsi çıplak. Sanki hepsi bir eliyle, diğer elinin arasına adresini tutuşturuyor. Sanki camları kırsan, hemen koşup sarılacaklar sana. Sonbahar-Kış sezonunda hayat ne kadar yalnız değil mi?
Çağlar Yerlikaya
Aralık 10, 2010
Gustave Flaubert - Bir Delinin Anıları
Bir hafta kadar önce alıp okuma şansım oldu. Bir kaç sefer kitap gezi günlerimde denk gelmiştim ama hep sonraya ertelediklerimdendi. Flaubert'i hiç okumamıştım. Madam Bovary'i sıkça duyuyordum ama önceliği bu kitabına verdiğim için hiç pişman olmadım.Bir delinin anıları yazarın 17 yaşında kaleme aldığı bir gençlik eseri olarak tanıtılsa da hiç de hafife alınacak bir kitap değil. Sel yayınlarından mart ayında çıkmış olan kitap, çevirmenin Flaubert hakkında akıcı ve esprili bir şekilde tanıtım yazısı ile başlıyor. Kesinlikle bu kısmı da okumanızı öneririm. Yazar hakkında bir çok ayrıntıya sahip olacaksınız.
Ben kitabın içinden -tamamını yazmadım, üşengeçlik ettiğimden değil sadece devamını kitabın içinde okuyun diyerek- sevdiğim bir kısmı paylaşmak istedim.
XIX
Ah! Sonsuzluk! Sonsuzluk, devasa çukur, derin uçurumlardan, bilinmeyenin en yüksek bölgesine tırmanan sarmal; hepimizin, içinde, baş dönmesine kapılmış halde dönüp durduğumuz eski fikir, herkesin içinde taşıdığı uçurum, uçsuz bucaksız uçurum, dipsiz uçurum! İstediğimiz kadar günler boyu, geceler boyu, endişelere gark olmuş vaziyette kendi kendimize soralım:"Nedir bu kelimeler. Tanrı, Ebediyet, Sonsuzluk?" Bir ölüm rüzgarı tarafından sürüklenerek bunun içinde dönüp duruyoruz, kasırga tarafından yuvarlanan yapraklar gibi. Öyle geliyor ki, sonsuzluk bizi kuşkunun bu devasa beşiğinde sallamaktan o zaman zevk alıyor.
Mamafih kendimize hâlâ şöyle diyoruz: "Aradan yüzyıllar, binlerce yıl geçtikten sonra, her şey eskimiz olacağı zaman, orada bir sınır taşı olması gerekecek."Heyhat! Edebiyet önümüzde dikiliyor ve biz ondan korkuyoruz, bu kadar uzun sürmesi gerekecek olan şeyden korkuyoruz, biz ki o kadar az sürüyoruz.
Bu kadar uzun!
Kuşkusuz, dünya artık olmadığı zaman, o zaman yaşamayı ne çok isterdim, doğasız yaşamayı, insansız, o boşluk ne büyüklüktür! Kuşkusuz o zaman, karanlıklar olacak, eskiden dünya olmuş olan biraz yanmış kül, ve belki birkaç damla su, deniz. Tanrım! Hiçbir şey! Sadece boşluk... Sadece, enginlikte bir kefen gibi uzanan yokluk.
Ebediyet! Ebediyet! Bu her daim sürecek mi? Her daim, sonu gelmeksizin?
Ama öte taraftan, kalan olan, dünyanın kalıntılarının en küçük parçası, ölmekte olan bir yaradılışın son nefesi, boşluğun kendisi bile, var olmaktan bıkmış olacak; herşey mutlak bir yıkımı çağıracak. Bu sonu olmayan şey fikri betimizi benzimizi attırıyor, heyhat! Ve biz o şeyin içinde olacağız, şu an yaşayan bizler-ve bu enginlik hepimizi yuvarlayacak. Ne olacağız? bir hiç olacağız, bir nefes bile değil.
.............
syf: 75-76
Kitap ile ilgili çok bir yazıya da denk geldim. Okuyalım bunu da derseniz : http://www.insanokur.org/?p=17479
Eylül 04, 2010
Sevim Burak - Yanık Saraylar
Sabah gözümü açmamla birlikte "yanık saraylar" geçti içimden. İlk tanıştığımda bu kitap ve yazarıyla bambaşka bir yerimin sızladığını farkettim. Alıntılara bakarken bir site de kitaba adını veren "yanık saraylar" öyküsüne rastladım. Keyifle okuyunuz :)Yanık Saraylar
DEMİR KAPIDAN GİRDİLER
YEŞİLKÖY
YOL
KADIN
Uğraş düzeninin koridorlarından geçtiler- Artları sıra yürüdü- Odalar- Pencereler- Birbirini- Arayıp buldular- Tüm ayrıntılarıyla…
Kapılar – Anahtarlar- Kilitler -Yerine takıldı –Kuruldu- Çalışma yüzeyi.
YEŞİLKÖY
YOL
KADIN
Büyük kasalı odadan girdiler - Küçük kasalı odadan çıktılar.- Hassas, evrak katipleri- Süslü kalabalık- Aynalı koridorların içinden geçtiler - Çoğalarak yürüdüler
ZENGİN
ASİL
KİBARIZ dediler
Al bir ata binmiş genel müdür, yanındaki memur kalabalığını alıp daha da ilerilere götürdü.
KADIN
YEŞİLKÖY
TREN
Uğraş düzenine girdiler.- Çekirge’ de bir hamam- Eğridir Çarşısı’ nda bir sıra dükkan- Hazreti Yuşa Tepesi
KİBAR AKRABALAR DA YOLA ÇIKMIŞLARDIR…
Dudaklarında bir küçümseme
Et beni
İri bir
Kıl
Aynalara bakmışlardır…
MAYIS GÜNÜ – NİLÜFER – ŞEBBOY - TEVFİK BEY’İN ZEVCESİ
UZUN KİRPİKLİ KİRAZ HANIM - YÜZÜK YUTAN MUSLUK
TEVFİK BEY
Sirkeci’ ye yaklaşmışlardır - Yanık Saraylar - Alçak kollu şamdanlar - Kahve fincanı
BAHARDA YOLCULUK ETMEYİ SEVERLER
YEŞİLKÖY
YOL
KADIN
Uğraş düzenine girdiler.
UZUN – AĞIR - BİR GÜN - MAYIS GÜNÜ
NERGİSLER - FULYA TEYZE - NE YAPACAKTI?
YEŞİLKÖY - YOL - KADIN – MAYIS - GÜNÜ
Çantasında belgeleri- Tapu senedi - Makinenin başına oturdu - İşe başlamadan evvel
Bir dakika için kendini düşündü
“ SEVGİLİ KENDİM”
Yazdı- Dudaklarında acı bir gülümseme.- Uğraş düzeninin aynalarında kendine baktı-Gerçekten O,
KENDİSİ…
Hiç değişmemiş
YİRMİ YILIN DAKTİLOSU
İstemli insanların soyundan- Karanlıkta kalmış kadın yüzü – Boyasız – Sevisiz - Ölümsüz…
“ EVLADIM BEN” diye kendisini düşündü bir dakika için
Her şeyden - Uğraş düzeninden
Ayrıldı.
Kocaman dili ağzından kavis çizerekten çıktı - Havada dolaştı - Titredi
ESKİ HİKÂYELERİ anlattı
Eski soylu aileleri
Soylu kişileri
SEKSEN SEKİZ GÜNÜN DERTLERİNİ
Yeşilköy’ ü – Havuzu - Treni…
Akşamları, kendisiyle birlikte eve giren
Bir tepeyi - Bir kuleyi - Bir yolu - Denizin bir parçasını…
- Bir öğle üzeri ya saray tutuşursa? korkusuyla irkildiği anı ve başka bir gün, masanın üzerinde yarım bırakmış olduğu bir bardak çayı birlikte düşündü. Yıllar önce yaptığı neşeli bir sıçrama hareketiyle açılan çocukluk elbisesinin eteklerinden başlayarak- bahçeyi- çiçek isimlerini- Fulya Teyze’yi- Balkonu- Balkonun beyaz yüzünde kımıldayan gölgeleri- hatıra defterinde altın harflerle yazılmış unvanları- Türk Yılmaz şarkısını- Kazım Karabekir’in kırmızı siyah bayraklı bir arabayla Saray’a geldiği, yanağını okşadığı günü- Büyük kumandanların bazı sözlerini- Ali Yaver Paşa’nın iki kız evladına yazdığı “ İşte hayat işte emel, Vatan için sağlam Temel” şiirini- cenaze törenlerini- cenaze törenlerinin arkasından çıkarılan Japon işi mendilleri- gözyaşlarını- bağrışmaları- beyaz balkonun aşağı doğru sarkmasını- yanıyoruz seslerini- Saray yanıyor seslerini- su sesini- alevlerin sesini- çatırtıların, çöküşlerin sesini ve sessizliği… Kişileri yangında ölen koca bir ailenin, saltanatın, debdebenin yıkılışından sonra- tek başına kalışını- kendi ismiyle yaşama katıldığı gün SİMSİYAH DAKTİLO ÖNLÜĞÜNÜ üstüne giydiği dakikayı- aynalardaki hüzünlü görüntüsünü- sanki derinlere gömülü ANILARINI belirtiyormuş gibi acı gülümsemesini- ona ESRARLI bir güzellik veren BAKİRE BİR KIZ OLUŞUNU- ŞEREFİNİ- NAMUSUNU- yitirmeden yaşamasının kendi kendisinin ve başkalarının üstünde bıraktığı ESRARLI HAYRANLIĞI- ESRARLI HAYATINI- DÜŞÜNDÜ… Makinesinin başına geçip oturdu.
HAVUZ
FISKİYE
TREN yazdı
Gene uzun bir iş günü başlayacaktı
UZUN – AĞIR - BİR İŞ GÜNÜ - MAYIS GÜNÜ - NİLÜFERLER
ÇALIŞKAN ODACILAR birbirlerini selamladılar.
“ HOŞGELDİN EY BAHAR şarkısını söylediler...”
Uğraş düzeninin canavar düdükleri çaldı - Demir kapılar kapandı - Her şey bitmiş gibi
Koşuştu - Daktilo kızlar - Evrak katipleri - Odacılar…
Havada uçuştu - Beyaz senetler - Kopya kağıtları.
Kadın bunlardan birini havada yakalayarak makinesine geçirdi.
İskete - Cıva taşı - Balmumu
Yazdı.
Taa uzaklardan, soylu tüccarlar görünmeye başladı…
Otuz yıllık tüccarlar - Oldukça ihtiyarlamışlardı.
Her tarafta - Sığır bağırsağı - Kitre
Bol
Bol
Tüccarlar. - Çocukluğunun tüccarları…
En geride, en yaşlı bir tüccar - Aynaların önünde acemice dönüyordu - Kadını görmemiş gibi DALGINDI…
Kadınınsa onu görür görmez kalbi çıkacakmış gibi atmaya başladı
Tüyleri diken diken:
“ Baron Bahar” diye düşündü
Bu eski bir çığlıktı…
Uğraş düzenlerinin bir numaralı kurucusu
Birkaç kere – Milyoner - Erkeklerin erkeği
TAM BİR TAÇSIZ KRAL
Diye düşündü. Makinesine çift kopya kâğıt geçirerek
“ TAÇSIZ KRAL VE BEN”
yazdı.
Ayrıca TAM BİR AŞK EFSANESİ… Lakırdı söylemenin tam sırası… Diye düşündü
Aklında sinsice bir şeyler buldu. Bildiği şeyleri KENDİNE saklayacaktı:
“ SİZİ SEVİYORUM BARON BAHAR” dedi, haince. Baron Bahar, “ Bu eski şarkıdır, je vous aime beaucoup mademoiselle”
diye cevap verdi ve yumuşak bir sesle yere düştü.
Kadın yere düşen Baron Bahar’ı kaldırdı.
BANA NE SÖYLECEKSİNİZ?
Baron Bahar:
- Size söylemem gereken bazı gerçekler var, diye konuştu.
Kadın, bunları makinede yazmaya koyuldu
Konşimento – Manifesto – Çimento - Demir aksamı…
Baron Bahar’ın anlattığı şeyler tam bir hayat boyu sürdü.
DÜZ
UZUN
İNCE.
Yorgunluktan sinirleri üşümüş kadının kolu, birden omuz kemiğinden aşağı sarktı. Uğraş düzeninin korkunç makine gürültüsü durdu. Uğraş düzeninin korkunç gürültüsüne alışmış olan Baron Bahar, hayretler sessizliğin sesini dinlemeye koyuldu ve her şeyi anladı ilk kez…
SESSİZLİK
DÜZ
UZUN
İNCEYDİ
Ayrıca:
- Bu kadın kolu için yaşıyor; bense, paltom için yaşıyorum. Fakat bir HİÇ için yaşanır mı?
Diye düşündü.
Kadın yılların verdiği ustalıkla çıkan kolunu yerine taktı.
İYİCE YALNIZDI
Baron Bahar:
- Bu kadın ne jentile kadın, diye ağladı
Kadın eski bir alışkanlıkla ağlamadı.
Çantasından KENDİ DERTLERİNİ- Saray’ı- tapu senedini- kahve fincanını ve akraba fotoğraflarını çıkardı.
İYİCE DOST OLMUŞLARDI.
Baron Bahar, gözünde, yıllardan beri kendi kendine duran tek damla yaşı silerek fotoya eğildi:
- Şüphesiz güzel bir topluluktu. Şu ipek nakışlı, sofra örtüsü PEK GÜZELDİR. Ayrıca bu köprü ÇOK GÜZELDİR. Şu katedrali bilirim, GÜZELDİR…
Dedi.
Ben, oradan ayrılalı kaç yıl oldu? Çoktan beri görüşmemiştim diye düşündü.
Kadın, onun kafasından geçenlere cevap verdi:
- Hayır, Baron Bahar YEŞİLKÖY ANILARI BUNLAR
BENİM ANILARIM - BEN BU ANILARI – CANIMLA – KANIMLA - BESLEDİM
AYAKTA TUTTUM - YIKILMASINA ENGEL OLDUM - BU BOYA GETİRDİM
OKUTTUM – BÜYÜTTÜM – ÇİRKİN – GÜZEL - BENİM ÇOCUĞUM O…
SİZ KİM OLUYORSUNUZ DA
EVİMİ – BARKIMI – YIKMAK - İSTİYORSUNUZ?
BEN SİZE NE YAPTIM?
ÇALIŞTIM – ÇABALADIM – ELİMDEKİNİ – AVUCUMDAKİNİ - VERDİM
YEMEDİM – İÇMEDİM – YAŞAMADIM – EVLENMEDİM - GENÇ YAŞIMDA DUL KALDIM - KENDİ YAĞIMLA KAVRULDUM - YEŞİLKÖY YANGINLARINDA YANDIM
ANA TARAFINDAN ERMENİ KUMANDANI
ANTRANİK’E
BABA TARAFINDAN HİDİVLİ İSMAİL HAKKI BEY’E
DAYANIRIM, dedi.
“ ANILAR, İNSANLARI SEVER. ONLARI SAYARLAR
ÇOCUKLAR DA ANILARDAN KORKMAZLAR
ÇOCUK ANILARI BUNLAR”
diye ekledi.
Baron Bahar:
- Şimdi, hiç bilmediğim çocuklarla uğraşacağım. Oysa, biz de çocuk olduk bir vakitler…
Halbuki, biz de kendi havamızda yaşardık… Bizim de şarkılarımız vardı.
Biz de biliriz…
Bıraksalar…
dedi.
“ kadın elindeki fotoğrafları masanın üzerine yayarak… öndeki ince kaşlı Fulya Teyze’m – Onun yanındaki Pamuk hala’m – Pamuk Hala’mın yanındaki önündeki Faransız yenge’m – Macit Paşa Enişte’min Fransa’dan getirdiği karısı – ( ikinci resimde gene Fransız yengemi, Meşhur Adapazarı Çarkı’na dayanmış olarak görüyorsunuz) Macit Paşa Enişte’mle yirmi günlük evliymişler. Resmin üstünde “Adapazarı Çarkı’nda 20 yaşında bir İstanbul kızı” yazılı olduğu görülüyor. Bu da Fransızların, Türkleri, Türk ailelerini Macit Paşa Enişte’mi ve Türk yemeklerini ne kadar sevip benimsemiş olduğunu gösteriyor. Fransız yengemin solundaki Fulya Teyze’min Frensızca Öğretmeni Monsieur Jak, önlüklü şişman kadın Ermeni Yayacığım Arusyak’tır.”
ARUSYAK’LA MÜSYÜ JAK
MÜSYÜ JAK’LA ARUSYAK
Görüyorsunuz ki;
TAM ASİL BİR AİLE
KÖŞESİ
Diye ilave etti
“On yaşın anıları bunlar, MESELA YİRMİ YAŞIN ANILARI BAŞKADIR” Bu yaşta insan, KENDİ DÜŞÜNCELERİNİ KEŞFETMEK çin uğraşır.
Dudaklarında acı bir çizgi – Artık, parmaklıklı karyolada yatan sevimli bir kız çocuğu değildim – İlerde kuracağım yuvanın heybetini düşünüyordum- Sol elimde bir gül tutuyordum, sağ avucumun içinde boynumdan kopan madalyonumu sıkıyordum – Ellerimi sekizinci kez yıkamıştım – Gündüzden, geceyi tertemiz yatağıma, karanfil kokan yastığıma başımı koyacağım mutlu anı düşünüyordum – gece olup da mavi badanalı odamda turuncu ışıklar yandı mıydı o güne kadar el sürülmemiş oyuncaklarımı çıkarıyordum – Lekesiz ve temizdiler – Yaşları yoktu onların – Bana verilmiş her şey çekmecelerimde saklıdır – Elmaları – Üç portakalın ikisini – Sabun parçalarını – Bebeklik patiğimi – Şemsiye saplarını – Ortası delik düğün paralarını – Nikah şekerlerini saklarım – Kutulara – Paketlere – Bohçalara yerleştiririm.
AİLE KUTSAL BİR SIRDIR
SİZE BUNLARDAN BAHSEDECEK DEĞİLİM
BAZI SIRLAR AİLENİN KUTSALLIĞINI ARTTIRIR
Ayrıca:
Bir çocuk bazen bir büyüktür. Büyüdükçe ailenin benzeri olur, bu da aileyi birbirine daha çok yaklaştırır. Bana söylenen her sözü ezberliyor ödevlerimi yerine getiriyorum. Fulya Teyze’m odasından çıkmazsa acaba bir şey mi oldu? Sakın aklına kötü bir düşünce saplanmış olmasın? Üzülüp canına kıymaya kalkmasın diye kapısının önünde bekliyorum; titriyorum, anahtar deliğinden;
- Fulya Teyze, Fulya Teyze beni hatırladınız mı? Diyorum.
İçerden bir ses:
- Sen benim elime kundakta geldin, diye cevap veriyor. Öksüz bir çocuktun. Annen baban boğulmuşlardı. Zümrüt ve yakutla işlemeli baha biçilmez bir sandık içindeydin…Korkma. Artık sokakta kalmayacaksın; Ayrıca senden çok memnunum; Fakat daha çok gözüme girmeye bak, kendini sevdirmeye çalış.
BEN ÖLÜNCE - BU SARAY – ANILAR - VE KAHVE FİNCANI - SANA KALACAK…
“ Hayatın, bana ne hazırladığını bilmiyorum o zamanlar.”
Bazı kimselerin, bu yaşta, kıskanç hayatı olur.
BENİMKİ – TAM – NEŞELİ – SEVİNÇLİ - BİR HAYATTI.
“Böyle genç kızları ev halkı sevinç içinde seyreder.” Yatak odam – ellerimi yıkadığım çinili lavabo – çekmecelerimle mesut bir hayat yaşıyordum. Kim bilir kaç bedbaht genç kız benim yerimde olmak isterdi? Akşamları temiz yatağıma uzandığımda, vücudumdan bir türlü ayrılmayan ahşap parçalar Fulya Teyze’min eviydi. Ben de sarayın eşyalarından bir parça gibiydim. Hayatım bu Saray’da başladı. Fulya Teyze’m benim gözlerimi gördüğü zaman ( TAM BİR EFSANE- TAM BİR ÇOCUK MASALI) diye bağırmış. La Traviata dinliyormuş.
Ayaklarının ucunda Paris’ten diplomalı bir köpek uyuyormuş- Masanın üstünde meyveler ve çiçekler görülüyormuş – devamlı olarak haç çıkarıyormuş -
BENİMSE, NEDEN HİÇ AĞLAMADIĞIM BİR SIRDIR
BU NE FEVKALADE FELSEFE?
HAYATIMA ÜZÜLMEDİĞİM İÇİN KİM SUÇLU?
“ Bazı, ana tarafımın, ailemin, Büyük Kumandan ANTRANİK’LE nehirden geçerken boğulduklarını, ayaklarından birbirlerine kalın zincirlerle bağlı olduklarını ZAP Nehri’nin sularının, soğuk ve çok kötü olduğunu; bazen de, birkaç kişinin kurtulduğunu, beni kucaklarında taşıyıp, Fulya Teyze’ye bıraktıktan sonra tekrar nehre dönüp boğulduklarını düşünüyorum.”
NERDEN OKUDUM BUNU? - HAYATA NASIL BAŞLADIM? - NERDEN GELDİM?
BENİM İÇİN BİR SIR - O’NU KİM ÇEKTİ VURDU?
SİZ, Baron Bahar, hayatın dehşetini hiç düşünmüyorsunuz:
HER ŞEYİNİZ VAR - OTOMOBİLİNİZ - YATINIZ
7 CÜCELİ EVİNİZ – BONOLARINIZ - ÇOCUKLARINIZ
BENSE, ÖLÜMDEN KORKMAYACAK KADAR YALNIZIM.
Baron Bahar, kadını, iyiden iyiye sevmişti. “ Bu daktilo çok iyi bir daktilo; Ondan çok memnunum. Çok iyi bir daktilo bu,” diye düşündü.
Kadın, Baron Bahar’ın düşüncelerini okumuş gibi:
- Teşekkür ederim;
HAYAT HEP O HAYAT - DERTLER HEP O DERT - BU HAYATIN DERTLERİ
BİZİM DE DERTLERİMİZ
DEĞİŞEN BİZİZ - YOKSA DERTLER - BİTİP TÜKENİR - GİBİ DEĞİL
DEĞİŞEN BİR ŞEY YOK
Diye ekledi
Baron Bahar: HER ŞEYİ BİLİRSİN
SEN NE BİÇİM ŞEYSİN - SEN BİR İÇİM SU GİBİ
BİR ŞEYSİN dedi: ve, başını, kadının dizlerine sürdü:
BİZİM DE DERTLERİMİZ VAR
BİZ DE DİŞ GEÇİRİRDİK
YOKSA İŞTAHIM YOK
YERDİK… diye konuşarak kadının kolunu hafifçe ısırdı. Kadın, makinesine çift kopya kağıdı geçirerek anlatmasına, ara vermeyerek devam etti. Fulya Teyze’m, Saray’ın balkonunda oturuyor bir elinde kahve fincanını tutuyor, kırmızı tırnaklı parmaklarından birini Müsyü Jak’ın burnuna doğru nazik bir şekilde sallayarak: Bana öğretmek için niye bu kelimeleri seçtiniz? LAISSEZ moi vous baisser.
Sizi gidi yaramaz çocuk sizi.
BEN - BU HAYATI – DİŞİMLE – TIRNAĞIMLA – KAZANDIM - SOKAKTA BULMADIM - YÜZ GÜN MÜCADELE ETTİM
SİZ BİR ERKEKSİNİZ - İSTEDİĞİNİZ YERDE YATABİLİRSİNİZ
BENSE - BEN - BİR CANAVAR DEĞİLİM
BİR KADINIM dedi.
BİR YAZ GÜNÜYDÜ FAKAT HER TARAF KARANLIKTI.
Fulya Teyze’m balkonunda oturuyordu. Elindeki fincanla aramda bir bağlantı oldu. Gözlerimi fincandan ayıramıyordum. Fulya Teyze’min kırmızı tırnaklarıyla fincana hafif hafif vurduğunu gördüm. Fincandan çın çın sesler çıkmaya başladı. Fincanı kırmızı tırnaklı pençelerden kurtarmak istiyordum. Çın çın çın çın. Fulya Teyze’min tırnakları, fincanın ince derisinde çizikler, yaralar açmaya başladı. Çın çın çın. Bu sesler, bahçenin her yanından duyulmaya başladı. Fincan, beni çağırıyor, sesleniyor, onu alamıyordum Fulya Teyze’den.
O, canlı bir varlıktı
O, tılsımlı bir oyuncaktı
Çocukluk günlerimin sesiydi
Çocukluğumun en büyük hastalığıydı…
Fincanı bana ver- fincan – fincan – diye bağırıyordum.
Fulya Teyze’m duymuyordu.
Günlerce, Fulya Teyze’min anlamadığı bir dil konuşmaya başladım.
FA ÜSTÜN FA
FİN ÜSTÜN FİN
CAN ÜSTÜN CAN
TOP ÜSTÜN TOP
Kırk gün – Eşyalarla – Kiremitlerle – Taşlarla – Kuşlarla – Konuştum. Küçük kuşların havada uçuşması acıklıydı – Fincan hala Fulya Teyze’min parmakları arasındaydı – Fincanı almak için, Fulya Teyze’min ölmesini bekledim.
HER ŞEYDEN EVVEL TERBİYE MESELESİ…SİZ BARON BAHAR
SOYLU BİR KİŞİSİNİZ
72 MİLLETİN ÜSTÜNDESİNİZ
BANKADA PARANIZ VAR
FAİZLE PARA VERİYORSUNUZ
SİZİ TEBRİK EDERİM dedi.
Baron Bahar, bu kadının gözü yükseklerde, benimse gözüm görmüyor. BİZİM DE İŞLERİMİZ VAR ALMANYA’DA diye düşündü.
Kadın, makinesine çift kopya kağıt taktı, yazarak, anlatmasına devam etti.
“ SEVGİLİ OYUNCAKLARIM - PAMUK HALA’M - ÜÇ PORTAKALIM - YAYACIĞIM
KUTULARIM - BEBEKLİK PATİĞİM - KRALİÇE BİÇİMİNDE ŞAPKAM ANAHTARLARIM – PENCERELERİM - ODAM ELVEDA BEN GELİNCEYE KADAR USLU OTURUN - SAKIN YARAMAZLIK YAPMAYIN
SAHİBİNİZİN UFAK BİR İŞİ VAR DEDİM ÖLÜM.”
BİR GÜN EVVELİNDEN HAZIRLIKLIYDIM - YÜRÜMEYE BAŞLADIM - GÜZEL BİR GÜNDÜ- NE GÜZEL BİR GÜNDÜ - BAŞTAN BAŞA YENİ BİR ÜLKEYE GİRER GİBİYDİM
DÜZ VE EĞRİ BÜTÜN ÇİZGİLERDEN GEÇTİM. SARAY’A DOĞRU YOLLAR GİTTİKÇE BEYAZLAŞMAYA BAŞLADI. FULYA TEYZE’MİN OTURDUĞU BALKONA KADAR UZUN BİR TEBEŞİR ÇİZGİSİ ÜSTÜNDEN YÜRÜYORDUM. GÜRÜLTÜLER VE ÇINLAMALAR İKİ YANIMDAN AKIYORDU. FULYA TEYZE’MİN ELİ FİNCANIN ÜSTÜNDEYDİ. FİNCANDAN ÇIKAN ÇIN-ÇIN-ÇIN SESLERLE SARAY SALLANMAYA, PARÇALANMAYA BAŞLADI. ÇIN-ÇIN-ÇIN- BU SESLERLE YEŞİLKÖY - SOKAKLAR - VE – BEN – BİRLİKTE – AĞIR – AĞIR - SALLANIYORDUK
YIKIK DUVARLAR BÜYÜK ÇUKURLARDAN GEÇTİM.
DÖRT BİR YANINDAN ALEV ALMIŞ BALKON,
BAĞIRIŞMALAR ARASINDA AŞAĞI DOĞRU SARKTI. BÜTÜN GÜCÜMLE YERE OTURUP FULYA TEYZE, FULYA TEYZE! DİYE BAĞIRDIM - BİR HİÇ İÇİN İNSAN ÖLDÜRÜLÜR MÜ?
-BİRİ FİNCANDI
-BİRİYSE İNSAN
Baron Bahar – MEMLEKETTE FELAKET Mİ VAR? ACABA HANGİ KENT’TEYİM?
Rome
Paris
Zurich?
Baron Bahar Fift Avenue’ye saptı – Karşısına hayatında ilk kez gördüğü bir başka cadde çıktı – Oradan hiç bilmediği bir başka caddeye saptı – Önüne başka bir cadde çıktı – “Gitgide yok oluyorum.” Diye düşündü. Ve bilmediği başka bir caddeye doğru koşmaya başladı.
Anadoluhisarı, 1963
Yazı http://forum.mevsimsiz.net/index.php?showtopic=13108 adresinden alınmıştır.
Eylül 02, 2010
Nilgün Marmara - Kırmızı Kahverengi Defter
"hayatın neresinden dönülse kârdır"Uyandığımdan beri aklım Nilgün Marmara'da. Nereden geldi bende bilmiyorum ama en son "ti" ile baya oldu konuşalı. Kitabını bulamadığından yakınmıştı, bende bir dönem bakıp arayarak geçirmiştim. Bugün yeniden internet başında verdiğim savaş sonucu bulamadım. Yarın bir de akmar'daki kitapçımızla konuşucam. Belki içlerinden birisi bulabilir, şansa. Bahsettiğim kitap "kırmızı kahverengi defter". Yayınevine de ulaşamadım. Hoş, yayınlamadıkları ortada ama en azından bir şans var mı bilmek iyi gelebilirdi bünyeme. Sonra bakalım kimler severmiş derken bir blogta bulduğum ama en güzel alıntılardan birisi olan bölümü izinle paylaşmak istiyorum. Alıntı yaptığım blogu'da izlemenizi öneririm.
Blog adresi: http://cokkonustunsimdiyaz.blogspot.com
Yeryüzündeki aşk olasılığı ve süreci de karıncaların karşılaşmaları ve yaklaşık 10 saniye birbirlerine dokunmaları oranında.Ne zavallılık!
Bir yaşamın düşe eklenmesiyle bir düşün yaşamdan çıkarılmasının hiç bir ayrımı yok. Bir de körler var kuşkusuz,kuşsuz.Hep karanlıkta düşünürler.
Benle benim aramdaki farkı görebiliyor musun? Başkaldırılmış düşünce bedenin aşık olurluğundan başka ne?
Bir şeyden kaçıyorum bir şeyden kendimi bulamıyorum. Dönüp gelip kendime yerleşemiyorum, kendimi bir yer edinemiyorum, kendime bir yer...
Kapı kimin üzerine kapatılıyorsa, o, dışarıda kalanın değildir.
Ölürken kahkahamı ona bırakacağım.
Kırmızı Kahverengi Defter/ Nilgün Marmara
Mayıs 12, 2010
Tezer Özlü - Yaşamın Ucuna Yolculuk
Şubat 08, 2010
Leyla Erbil - Cüce
"Sarma ipek işlemeli, siyah muslinden askılı Chanel giysimi geçirdim kırışmış tenimin üzerine..." Leyla Erbil meydan okuyor!
Deneyimli bir Leyla Erbil okuruna bile yer yer şaşırtmaca veren 'Cüce'de gözüpek ve pervasız bir dil işçiliğiyle karşı karşıyayız
Leyla Erbil'in 'özgün' bir yazar olduğunu söylemek, bu yazıya öyle girmek istedim. Dilimin ucuna bu sıfat geliverdi. Ama hemen ardından çok savruk buldum sözcük seçimimi. Hangi gerçek yazar 'özgün' değildir ki? Birilerinin kopyası olana, kalp, sıradan,
'önemsiz' olana 'yazar' diyebilir miyiz ki, birini öbürlerinden ayırmak için 'özgün' sıfatına sarılıveriyorum ? Öyleyse, Leyla Erbil'i 'özgün bir yazar' saymaktan değil ama, onun durduğu yeri belirlemekte bu sıfatı kullanmaktan hemen vazgeçmeliyim. Yine de, bir şey demek istemiş olmalıyım, rastgele ya da savrukça 'özgün' bulurken onu.
Yeni kitabı 'Cüce'den söz etmek istediğim bu yazıda, ben asıl Erbil'in yazarlığında kışkırtıcı olanın, onun nitelemeleri zora koşan 'ayrıksı'lığının peşine düşmeliyim. Buyurunuz, bir içi boş niteleme daha:
'ayrıksı'.
Leyla Erbil 'özgün' bir yazar, hem de 'ayrıksı', ayrıca 'ilginç' ve 'gizemli' de denebilir... Öyle mi! Yoksa onu kırk yılı aşkın edebiyat serüveninde, yalnız ve kuytuda bırakan, biraz da, benim gibi eleştirmen geçinenlerin eserlerinin hak ettiği derinlemesine çözümleme ve değerlendirmeler yerine, böylesi içeriksiz etiketlemelerle, yüzeysel değinmelerle hep zor bir edebiyatın kolayına kaçmaları mıydı? Belki. Ama Türk anlatı edebiyatının en önemli yazarlarından birini, hak ettiğine inandığım yazınsal tartışmaların odağı konumunda göremeyişimizin nedenlerinden sadece biri olabilir bu. Diğer nedenler ise, kırk yıllık bu serüvenin ancak ilk yirmi yılının edebiyata, sanata, düşünsel çevrene ilgi duyulduğu bir döneme rastlaması; son yirmi yılının ise magazine ve 'piyasa ekonomisi'nin yükselen değerlerine kurban gitmesi gerçeğinde aranmalı.
Sırça dünyalara karşı
Daha ilk kitabı 'Hallaç'ın haber verdiği tutkulu ve takıntılı bir dil işçisidir Leyla Erbil. Sözünü ettiğim ilk yirmi yılında, biri uzun öykü olmak üzere dört öykü kitabı yayımlamıştı. Romanları: 'Karanlığın Günü' ve 'Mektup Aşkları' karanlık döneme, ikinci yirmi yıla rastlar. Deneme yazılarını biraraya getirdiği 'Zihin Kuşları' 1998'de çıktı. Gerek romanlarında, gerek denemelerinde, dille olan ilişkisinin gizli dikişlerine uzanmanıza olanak verecek ipuçları bulursunuz. 'Cüce' ise, deneyimli bir Erbil okuruna bile yer yer şaşırtmaca veren, uç bir dil deneyinin ürünü. Sentaksı köşelere sıkıştıran, gramer kurallarını, kendilerini yeniden oluşturmaları baskısıyla tehdit eden, semantiğe şantaj yapan gözüpek ve pervasız bir dil işçiliği ile karşı karşıyayız artık.
"Yerlerde yuvarlanarak ve garip ünlemlerle'uvvvaqq - kuuvaaqq' kapatarak kendini kendinin üzerine, inanılmaz bir vahşetle çalışıyor; ve ben yeniden beni olgunlaştıracak bir sırla; hiç böyle bir insanla karşılaşmadığımı düşünmeye başlıyorum düşerek öteki kalbin pençesine vivace - vivace!.. Sıçrıyor oraya buraya, gülüp, söylüyor, kalkıyor yatıyor dört dönüyor ortalıkta Menipo, onun bu halini seyrederken bile değiştiğimi duyumsuyorum, yüzüm saatle belki de gerçekten eşleşiyor latin ve arap rakamlar, armalar ve armadalar,
alemler, ay yıldızlar, kubbe ve çanlarla başka nedir onu bu denli heyecanlandıran anlamaya ona yaklaşmaya çalışıyorum..." (ss.88 - 9) diye anlatılan Cüce Menipo, adeta bize Erbil'in 'Cüce'de sergilediği dil 'performans'ının anlatı içindeki aktörü.
Bu çeşit bir dil - biçem - biçim kazısıyla derinleştirilen bir metinde, dünya görüşü, politik tavır, toplumsal analizler, belli hedeflere yöneltilen protestolar gibi içerik ağırlıklı ögelerin yer alışı; yer almanın ötesinde, fantazmanın, gizemin, büyünün atmosferini, o dilin kesici ve batıcı ve delici aygıtlarıyla parçalayışı okuma alışkanlıklarımıza meydan okumakta. Aslında Leyla Erbil edebiyatının başlangıcından bugüne, belki de en öne çıkan süreğen özelliği : Meydan okuyuculuk. Dil yapılarına,
yerleşik değerlere, kurulup berkitilen sırça dünyalara ve edebiyatın kurumsallaşmasına karşı, yalın kılıç bir meydan okuma.
Kitap 'Yazarın Notu' ve 'Cüce' başlıklı iki bölümden oluşuyor. Leyla Erbil imzasını taşıyan 'Yazarın Notu' bölümü, 'Cüce'nin yazarı olan Zenime hanımı, yazarın onunla ilişkisini anlatan kısa bir öykü. 'Cüce'de ise, ana metnin dizgisinden farklı üç hurufat karakteri ile dizilmiş parçalar, bir dizgeye göre sol ya da sağ sayfalara gömülmüş. Karakter dizilerinden biri ile, metnin içinden ilgili görülen parçalar, Mustafa Horasan'ın resimlerinin (desenlerinin) resimaltları olarak dizilmiş, resmin karşısındaki (soldaki) sayfada kullanılmış. Yıldırım'ın hep koşarak geldiği Yıldırım bölümleri bold (kalın siyah) dizilmiş. Bu parçalar ve elyazısı benzeri karakterle dizilmiş olanlar, ana metinle birlikte 'Cüce'nin gövdesini oluşturuyor.
Ama ben, ne bu biçimsel düzenlemenin anlamı ve göndermeleri üzerinde duracağım, ne de Mustafa Horasanlı'nın desenleri ile Erbil'in metni arasında bir bağlantı kurulup kurulamayacağı, ya da bunun gerekip gerekmediği üzerinde. Bunlar üzerinde durmaya yerimiz müsait olmadığı gibi, o işin üstesinden gelebileceğimden de emin değilim. Aslında bunların 'Cüce'nin okunmasında bir vazgeçilmezlikleri olduğunu sanmıyorum ve eğer haklıysam, metinle organik bir ilişki içinde görmeyebileceğimiz bu oyuncakların, bu zaten hayli güç metni, okur için daha da güçleştirmesine itirazım var.
Öte yandan, daha kapsamlı bir incelemede mutlaka ele alınması gereken Zenime hanım, Menipo, Hatçabla, Yıldırım karakterlerini de okurların metnin içinde iz sürerek tanımalarını, kısacık bir yazıda onlar hakkında ileri geri konuşmaya yeğ tutuyorum. 'Cüce', klasik yöntemlerle
'tanıtımı yapılacak' bir kitap değil zaten. Bunlar yerine, yazarın metninin akışına yön vermekte benimsediği bir biçeme değinmek isterim. Bilinçakışı (stream of consciousness) denilen anlatı yordamına benzetilebilecek ya da koşut görülebilecek bir biçem bu. Bu metinde kullanılan haliyle, belki de bellekakışı demek daha yerinde olacak. Erbil çağrışımlarla, şarkı sözleriyle, tekerlemelerle akışkanlık kazandırdığı bellek içeriklerini; kimi yerde keskin virajlarla önlerini keserek somutlaştırıyor. Bu da, az önce sözünü ettiğim dil - biçem ağırlıklı biçimsel kaygılarla, tarihsel sorumluluk kaygısının el ele yürümesinin bir örneği olarak düşünülebilir. Sözgelimi Sivas'taki şeriatçı katliamın yalazlarıyla ucundan tutuşuyor anlatı bir anda, sonra alevler sinsi sinsi yürüyor metin içinde. Ya da "SİS bir harf gibi dinlene dinlene ilerliyor" (s. 24).
Kentli edebiyatın yüzakı
Yazı - edebiyat - yazarlık uğraşı... bunlarla
harmanlanmış bir ömür, 'Unutturuş Oyunu' kurmuş bir yazar ve 'unutuluş'a meydan okuyuş! Cüce'nin 'mütemmim cüzlerinden' biri de bu. Elyazısı karakterlerle dizili parçalardan birinde yakalıyoruz ucunu:
"Yaralı doğar bütün insanlar, anlaşılmak, sevilmek, sevecenlik dilenir ömrünce..." Ama Erbil, bir insanlık durumu tesbitinden, anlatısının omuriliğine çengel atacaktır:
"'Hiç oluş'a doğru yol alışı arzu ve istençle aramana tanık olsun istiyorsun onlar; 'unutuluş'a göğüs germeye hazır olduğunu, ancak o son anda tuhaf bir değişikliğe, -bir kazaya uğradığını anlasınlar istiyorsun..." (s. 27) İşte bu son an, cüce'dir. Görecektir okur gününü, okuyunca son'u ve cüce'yi!
Leyla Erbil'in kurup bozduğu iç düzenekler, vazgeçmediği ironi, benim 'cambazlık' demeye dilimin varmadığı dil hünerleri, keskin eleştirisi, onda 'şiiriyet'e rastlamanın pek olası olmadığı izlenimini yaratabilir. İşte, bir kere daha yanılınır orada. "Kimi sabahlar aynanın merkezinde, en derin mağmasında boşluğun saman alevi gibi yanıp sönen kendine rastlasan da yeniden sana dönmek isteyen o deniz fenerine, durmadın hiç üstünde; hangi sana dönecektin? (...) Bambaşka biri olduğunu düşünüyordun yere göğe sığmayan ve üstünde yetmiş çeşit miletin haramı kalmışçana; sağlamalıydın adaletini bu dünyanın gene de tüm önlemleri alarak, izini sürmeliydin kendi gerçeğinin, caymamalıydın..." (s.67)
Leyla Erbil, çağdaş Türk edebiyatının modern ve kentli edebiyatımızın yüzakıdır. Yerelliğin sınırlarını aşmış da değil, hiç tanımamıştır. Pek çok şeyin sınırını tanımadığı gibi. Bugün, Pen Edebiyatçılar Derneği şaşılası bir değerbilirlikle, hiçbir 'popülarite'si olmamış ve olmayacak bu yazarımızı Nobel Edebiyat Ödülü için aday gösteriyor. Bu, Erbil için, muhtemelen hiç alamayacağı Nobel'den daha değerli olmalı: Kendi gerçeğinin izinden ayrılmamakta direnmek ve buna rağmen, Unutuluş'u bir - sıfır yenmek !
FÜSUN AKATLI
22/02/2002 - Radikal
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=951
Şubat 06, 2010
Tomris Uyar - Aramızdaki Şey
.....................- Haydi kalk bir bara gidiyoruz, dedin dün gece.
Zemini ezilmiş bira tenekeleriyle, kırılmış bira şişeleriyle dolu bir izbeye gittik. Devamlı müşteri oldukları anlaşılan kişilerin çoğu ya zil zurna sarhoş ya da yarım akıllıydılar.
- Kurt Adam olarak sürdürdüğün yaşam bu mu? diye sordum
- Yok canım, nerde! Yalnızca burayı görmeni istedim. Yaşamımın bir parçasını.
- Ya öbürü?
- Biranı bitir de kalkalım; göstereyim. Burayı çok sevdinse, kalabiliriz.
- Hayır. Yoksulluk kokusu iliklerime işledi.
....................
Aramızdaki Şey öyküsünden bir bölüm.
Şubat 02, 2010
Aslı Erdoğan - Kabuk Adam

Bazen insana hiçbir şey hatırlamak kadar acı veremez, özellikle de mutluluğu hatırlamak kadar. Unutamamak. Belleğin kaçınılmaz intikamı. Herhangi bir iz taşınıyorsa eğer, bu bir zamanlar bir yara açıldığındandır.
Yaşadığımız anları dondurup cümlelere dökme çabası, çiçekleri kurutup kitap yaprakları arasında ölümsüzleştirmeye benzer. Hepimizin çoktan öğrendiği gibi, bir öykü gerçekten yaşanmış da olsa, gerçekliği yansıtmaktan çok uzaktır, onun birkaç resminden, simgesinden oluşmuştur."
Hermann Hesse - Getrud

"Dışarıdan bakıp yaşamıma şöyle bir göz gezdirdiğimde, pek de mutlu bir yaşam olduğunu söyleyemeyeceğim bunun. Ne var ki, içerdiği tüm hata ve yanlışlara karşın mutsuz bir yaşam olarak da nitelendiremeyeceğim doğrusu. Zaten işi mutluluk yada mutsuzluk açısından ele almak düpedüz budalalıktır; çünkü bana öyle geliyor ki, yaşamımın en mutsuz günlerini en neşeli günlerine değişmezdim. Bir insanın yaşamında önemli olan, önüne geçilemeyecek şeyi bilinçli bir şekilde sineye çekmekse, iyinin de kötünün de gereği gibi tadını çıkarmak ve dış yazgıdan ayrı, daha gerçek, rastlantı karakteri taşımayan bir iç yazgıyı ele geçirmekse eğer, kendi yaşamım için yoksun ve kötüydü denemez. Dış yazgı herkes gibi benim üzerimden de geçip gitti, karşı durulamaz ve Tanrılar tarafından alnıma yazılmış. Ne var ki, içteki yazgım benim kendi eserim oldu; tatlılığı da acılığı da benim sayılan, sorumluluğunu tek başıma üstlenmeyi düşündüğüm bir eser."
- syf : 5 -
YKY yayınları
Ekim 01, 2009
Tezer Özlü - Yaşamın Ucuna Yolculuk
Dün gece yeniden başladım. Unuttuğum yerleri yeniden ezbere almak için... Bir kadın vardı ve gerçekten yaşadı...
"Ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiç bir değeri yok ki. Bırakıyorsun insan onları kendisiyle birlikte gömsün. Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum. İyi giyinene iyi yer verdiğiniz için. Aranızda dolaşmak için çalışıyorum. İstediğimi çalışmama izin verdiğiniz için. İçgüdülerimi hiç bir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiç bir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz.Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olunmayacak bir insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım. Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum..."
- Yaşamın Ucuna Yolculuk kitabından-
