Dilek A. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dilek A. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ocak 18, 2014
saçmalarken ben adlı bir an işte...
- aklından geçeni yaz dedi. ne olduğunun bir önemi yok sadece yaz dedi..
- yazıcam dedim.. yazıyor muyum bilmeden yazıcam dedim.
uyanmak bazen çok acı verici bir hal alıyor. özellikle de bilmediğim bir hisle uyuduğum gecelerin sabahlarında. durmadan beynimde zikreden bir şarkının esiri olmuş gibiyim. sürekli bir ritim tutuyorum. bazen olmadık bir yerinde o kadar sert dönüşlerle başa sarıyorum ki zihnim buna anlam veremediği gibi dağılıyor. o an da ne varsa hepsi birbirine karışıyor. sonra ben bilmediğim bir duygunun ardından saçma bir güne uyanıyorum. ardımda bıraktıklarıma çok sık dönmesem de an an aklıma düşen kareler, hani bir filmin içinden kesitler gibi. bazı filmlerin içine sıkıştırılmış fotoğraf karelerini yakalamak gibi.. sonrasında ani bir hiiii sesi.. içim hep korkar mı gördüklerinden, korkuyorum..
yalnızlık aslında en sevdiğim kelime, durum, oluşum, bütünlük gibi bişii. ama bazen o kadar yalnızsıyorum ki kendimi.. bundan da korkuyorum. böyle anlarda sevdiğim bir şarkıya deli gibi sarılıyorum. ne anlattığının kelimelerinde bir önemi yok sadece beni rahatlatması önemli oluyor. yeni bir başlangıcı her an yapabildiğim hisssini hatırlatması gerekli gibi.. durmadan aynı şarkıyı uyanık kaldığım ana sıkıştırabiliyorum, ta ki derin bir nefes alıp verene kadar. huzursuz ruhuma derin bir nefes aldırmak... bu mühim..
kaybettiğim birşeyler var evet ama ne olduğu hakkında bir fikrim ya yok, ya da bilmek istemediğim için üstüne gittikçe farklı bir oyunun içinde oluyorum. bulamadığım gibi daha da dağılıyorum. zihin kontrolü diye birşey kesin vardır ve buna odaklanmam gerekebilir. belki de artık meditasyona başlamalıyım. bilmiyorum..
tüm bunlar içinde debelenirken başka bir şeyle uğraş dedi, kendini iyi hissettirecek seni yalnızlık duygusundan uzaklaştıracak bir şeylere odaklan dedi. keman çal, resim yap, yaz en iyisi yaz dedi. durmaksızın nefes almadan yaz dedi. tamam dedim inanmadığım bir tonda yazıcam dedim. önce bir şeyler yedim, sonra bir şeyler boyadım, sonra bir şeyler izledim, bir sürü bir şey ardından tamam dedim, nefes alamıyorum tamam yazıcam dedim. yazdığımı bilmeden yazıcam dedim.
az önce derin bir nefes aldım. tüm bunların bir anlamı olmasa da ruhumda bir yerde bir mum ışığı yansıması yarattığı kesin. yine görmek istediğim yerlerin hayallerine dönebilirim, duymak istediğim seslerin, giymek istediğim renklerin..gri neden bu kadar güzel bilmiyorum ama hava da değil. içime yalnızlık doldurmayacak bir güne uyanmak için belki de olduğum yeri değiştirmem gerekiyordur. sürekli taşınarak yaşlanabilirim ya da yaşayabilirim. yaşamak; bir an için, hepsinin toplamı bana birşey ifade ediyorken başka ne için önemli olabilir ki. hiç kimsem yokken...
gri güzeldir. yalnızlık baki, umut iyi bir şey, rüya korkulmaması gereken bir şey, renkler iyi hissetirmeli, notalar döndürmeli. gri güzeldir dedim, renklerin hepsi gibi...
Dilek A.
NOT 1: Yazdım ve okumadan yayınlama kararı aldım.
NOT 2: Fonda yine aynı şarkı vardı, okuyan olursa sesimi bu şarkıda duyabilir. . . . .
Ekim 15, 2013
karalama-ca
Bir kaç gündür uykumun içinde birisi dolaşıyor. Durmadan adımı sesleniyor, uyandırmak mı niyeti yoksa sadece yaşadığımı hissettirmek mi bilmiyorum? Adımı önce heceleyerek sonra harf harf sonra tümden sesli olarak tekrarlıyor. İlk duyduğumda duruyorum, sonra her harfin tınısında boynumda bir damar zonkluyor, sonra ki adımda deli gibi koşmaya başlıyorum. Kendimi durdurmak için en sonunda o uçurumdan aşağıya salınıyorum. Her seferinde aynı boşluğa, her seferinde aynı kayaya doğru. Tam yüzüm yere değecekken aralık bir nefesle kendime geliyorum.
An yine bana dönmüş...
Dilek A.
An yine bana dönmüş...
Dilek A.
Ağustos 30, 2010
.
Bir çocuk gülümsedi.
Bir adam kayboldu.
Çocuk “gitmeseydin” der gibi baktı.
Adam -hiç- ardına bakmadı.
Çocuk korktu.
Adam buldu.
Bu oyunda kadın yoktu...
Nisan 13, 2010
...An...
Oturmuş bir uçurumun kenarından ayaklarımı salllandırıyorum şimdi. Aşağıya gitmek istedikçe tırnaklarımı geçiriyorum otlara. Ayaklarımı sanki yerde geziniyormuş gibi minik minik adımlar atararak oynatıyorum. Aslında gitmek fikri de hep bu hareketten sonra nüksediyor. Durmaksızın kalp çarpıntısı.... Sebebi bu..Karşımda derin bir mavilik. Şimdi atlasam da kaybolma ihtimalim var mı bunu düşünüyorum. Oysa ki istediğim sadece kaybolmak. Düşmek fikri hiç korkutmuyor. İnsan böylesi zamanlarda düşünüyormuş, düşemiyormuş. Her uyku öncesi ayaklarımdan kayıp giden ölüm gibi...
Sıkışmış kalabalığın içinde edindiğim dört kenarlık bir yerin dibinde çırpınıyorum. Bütün düşlerimi çalmaya hazırlar.. Oysa ki isteseler ödünçte verebilirdim...
"...
sen güzel insansın
herkes biliyor bunu
yaramı alıp uzak şehirlere gidiyorsun
-saçlarımı düz bir denize ısmarlıyorum
utanma! ayıp değil ki bu
bak ben utanıyor muyum?
kanayana kadar dizlerim, misket oynarken
hem, unutma herkes birilerinin yarasını taşır uzaklara."
Birhan Keskin
Foto: http://sugarock99.deviantart.com
Mart 15, 2010
pazartesiyi pazar sanan ya da pazarı pazartesiye ertelenmiş ruhumun karmaşası...
Süper bir haftasonu geçirmediğimden olsa gerek; uyanmak için beni tırtıklayan kedi ve durmaksızın çalan alarma karşılık inatla ve en son hamlede arkamı dönerek uyumaya devam etmek istedim. Tabi ki sevenimin çok olmasından değil ama servis şoförünün “nerdesin uleeen”aramasından sonra uyanmak ve kapalı zihnimi açarak günün pazartesi –herşeyden öte bir iş günü- olduğu gerçeğini kabul etmek durumunda kaldım. Bahsedeceğim pazartesi sendromu değil. - Bunu benim anlatmama gerek yok, bilimsel olarak, yaşamsal olarak, insansal olarak kanıtlanmış gerçekleri bir daha bir daha anlatmak yersiz- Hazır servisi kaçırmış ve bir sonraki servis içinde karşı kıyıya doğru yol almam lazımken yaptığım beşiktaş yolculuğu ve içinde kalan “ben” bahis konusu olan. Evet, evden çıkıp sahile kadar ki sıkıcı trafik anları dışında kalan kısmında, hem çok zamandır karşıya geçmememin nedeni hem de sabah erken saat olmasından dolayı, soğuğa aldırmadan motorun üst katında oturdum. Benim gibi 3-5 kişi daha vardı, genelde herkes soğuktan kaçmak adına 100 kişilik yerde 200 kişi olarak bekleşiyordu. O sıkışıklığı da bünyem ve boş midem kaldırmayacaktı alışkın olmadığından.
Gelen hafif titreme nöbetlerime aldırmadan, muşambadan bozma cam görüntünün ertesinde güneşi izledim uzun uzun.. Özlemiştim bir yaz çocuğu olarak. Sonrası yine arabalar, insan gürültüsü ve cazur cuzur bir trafik.
Denizde bir an durduk. Sanırım büyükçe bir gemi geçiyordu. Bedenimi çok hareket ettirmek istemediğimden bakmadım, zaten eninde sonunda yola devam edeceğimizden umursamadımda. Durduğumuz an birden içimden ne kadar kalsak sıkılmam bu sessizlikten diye geçirdim. Aynı sesi geçtiğimiz haftalarda adaya gittiğimizde de duymuştum. Denizin üstündesin, yarım bir şehirde, duyabileceğin sadece doğaya dair sesler – kuş sesleri, ağaç dallarıın sesleri, sokaktaki her tür hayvanın oyun sesleri, balıkların ara sıra dışarıya bakmak için zıpladığı anlar belki bir yunusa bile denk gelebilirim şanslıysam, dalga sesleri, köpüren kumların sesleri, geriye doğru çekildikçe çakıl taşlarından geçen suyun sesi................ çok az insan sesi...............
Şehir insanı bir çok şeye alışkınlığından vazgeçemiyor. Bunu biliyorum. Ya delirmesi gerekiyor ya da koşarak kaçacak nedenlere ihtiyacı oluyor. Sebepsiz yere ben gittim burdayım diyen bir tanıdığım henüz olmadı.
Peki benim gidişim neye dayanacak diye merak ettim endişeyle. Acaba bir nedene dayanmalı mıyım bende? Yoksa bunu yıkacak bir çözüm bulursam nedenim bu olabilir mi? Durmaksızın gitmekten bahsederken aslında hiç gidemeyeceğimi hissettiğimden mi yoksa bir neden aradığımdan mı saçmalıyorum?...................
Bu kadar çok soruyla hareket etmemin mümkün olmadığını da biliyorum.....
Foto: http://complejo.deviantart.com/
Foto: http://complejo.deviantart.com/
Mart 03, 2010
...
"Bir insan nefesini tutarak ne kadar sürede ölebilir?"
Böyle bir replik vardı izlediğim filmde. Hangisi anımsamıyorum şu anda. Son zamanlarda o kadar çok film izledim ki, ne için olduğunu bile unutacak kadar fazla.
Bu fotoğrafa uzun zamandır bakıyorum. Her sabah bununla güne başlıyorum. Sonrasında bir aralık bunun için karalamalıyım birşeyler dedim ama yine ertelenmiş oldu-şimdiye kadar-. O kadar çok şeyi erteliyorum ve bunun benim için büyük bir zaman kaybı olduğunu da biliyorum. Kaybettiğim hiçbirşeyin geri dönüşümü olmadığı gibi. İnsanların geri dönüşüm kutusu var mıdır?
Fotoğrafta gördüğümün ne olduğunu henüz bilmiyorum ama bu sabah baktığımda girişteki replik aklıma geldi. Ardından da kendi iç sesimden gelen soru:
-Yalnızlık gerçekten soğutur mu?
Photo: http://sooper-deviant.deviantart.com/
Şubat 17, 2010
-a-nor-mal-

Gece okuduğum bir yazı içerisinde geçen portishead şarkısına gece ve devamında takılı kaldım. Uzun zaman olmuştu hatunu dinlemeyeli. Tabi ki aynı zamanda green grass şarkısı hala günlerimin içinde dolanmaya devam ediyor. ki şu an müzikten ya da şarkılardan bahsetmeyeceğim. Dinlediğim ana denk geldiğinden bir an için minik bir teşekkür notu gibi algılanabilir hatırlatana.
Tekrarlarla dolu tipik bir iş günündeyim. Bu hafta içi ve gün ortası saatinde olmamın bir getirisi, biliyorum, en azından farkında olduğum en iyi kısım burası :)
Tamam hemen bu cümlenin ardından gelen bir “maalesef” diyorum isyan boyutumu aza indirmek adına. Geçen zamanları ancak böyle bastırabiliyorum ya da günlük olarak bulduğum bir çözüm olabilir.
Bir süredir alışkanlığım olan “günaydın” sözcüğünden ne kadar uzak kaldığımı farkettim. Yani kendime uzak bırakmışım bu kelimeyi. Çünkü aynaya bakmıyorum sabahları. /Yüzünü yıkamak için kafanı hafifçe lavobaya doğru eğ/ dişlerini fırçala/ sonra otomatikleşmiş beden hareketiyle havluya uzanıp kurulan ve çık/ -Az önce ayna es geçildi- Peki neden??? Nedenini biliyorum aslında ama nedenler işime gelse, sonucun işe gelmemi engellemesi gerekecek.
Eminim benim gibi binlerce ofis insanı vardır söylenip duran. Bu sistemin bozuk olduğunu mu gösterir yoksa bizlerin mi bozuk olduğunu? -Sistemmmm?-
Tam bunları yazarken aklıma gelen bir görüntüyü ekleyeyim:
Uyku öncesi izlediğim filmin - “my life without me” – bir sahnesinde; kız ve annesi arabada giderlerken, kız arabada yeni bir dil öğrenmeye çalıştığı için sürekli o dilin kelimelerini tekrar eden bir bant dinliyor. Annesi dönüp kızına “neden normal insanlar gibi müzik dinlemiyorsun?” diye soruyor. Kız önce kaset çalara sonra annesine bakıp “normal diye birşey yok, kimse normal değil anne” diyor. Tamam çok dokunaklı bir kare olmayabilir genel açıdan ama içindeki minik durum belirtisi değinmek istediğim. Normal olan ne? Normal ya da a-normal diye kavramlar varsa bunun ayrımını kim yapıyor? Yani bana a-normal diyen birisi kendisini normal diye nitelendirirken nereden bilicez onun a-normal benim normal olmadığımı? Tıp buna çözüm getirmiştir değil mi, sevgili tıp bize sunacağı binlerce seçenekli testler sonucunda bunun da ayrımını yapalabilir. Peki bu ya bu testler yanlışsa, konulan bazı tanıların yanlış olabilme ihtimali gibi... Öldürmez belki bu sorunun çözümü ama delirtebilir. Delilik ipinin hemen altında dolanırken insanlar birden tutup kurtulduğunu da sanabilir. Bir çok yanıltan kurtuluş gibi.......
Bu yazının varacağı bir nokta var mı, yok aslında. Varması da gerekmiyor bir yerde. Sadece bir iç döküşün sesli hali, ya da yazmaya özlem duymuş parmaklarımın arasından iş kaytarma esnasında dökülenler denilebilir. Çok da mühim değil....
Hem :
“Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
Ne çıkar ateşböceği sansalar beni?”
PS: -günaydın özlemimi hatırlamamı sağlayan işyerindeki panoya arkadaşımın yazdığı yazı oldu-
Tekrarlarla dolu tipik bir iş günündeyim. Bu hafta içi ve gün ortası saatinde olmamın bir getirisi, biliyorum, en azından farkında olduğum en iyi kısım burası :)
Tamam hemen bu cümlenin ardından gelen bir “maalesef” diyorum isyan boyutumu aza indirmek adına. Geçen zamanları ancak böyle bastırabiliyorum ya da günlük olarak bulduğum bir çözüm olabilir.
Bir süredir alışkanlığım olan “günaydın” sözcüğünden ne kadar uzak kaldığımı farkettim. Yani kendime uzak bırakmışım bu kelimeyi. Çünkü aynaya bakmıyorum sabahları. /Yüzünü yıkamak için kafanı hafifçe lavobaya doğru eğ/ dişlerini fırçala/ sonra otomatikleşmiş beden hareketiyle havluya uzanıp kurulan ve çık/ -Az önce ayna es geçildi- Peki neden??? Nedenini biliyorum aslında ama nedenler işime gelse, sonucun işe gelmemi engellemesi gerekecek.
Eminim benim gibi binlerce ofis insanı vardır söylenip duran. Bu sistemin bozuk olduğunu mu gösterir yoksa bizlerin mi bozuk olduğunu? -Sistemmmm?-
Tam bunları yazarken aklıma gelen bir görüntüyü ekleyeyim:
Uyku öncesi izlediğim filmin - “my life without me” – bir sahnesinde; kız ve annesi arabada giderlerken, kız arabada yeni bir dil öğrenmeye çalıştığı için sürekli o dilin kelimelerini tekrar eden bir bant dinliyor. Annesi dönüp kızına “neden normal insanlar gibi müzik dinlemiyorsun?” diye soruyor. Kız önce kaset çalara sonra annesine bakıp “normal diye birşey yok, kimse normal değil anne” diyor. Tamam çok dokunaklı bir kare olmayabilir genel açıdan ama içindeki minik durum belirtisi değinmek istediğim. Normal olan ne? Normal ya da a-normal diye kavramlar varsa bunun ayrımını kim yapıyor? Yani bana a-normal diyen birisi kendisini normal diye nitelendirirken nereden bilicez onun a-normal benim normal olmadığımı? Tıp buna çözüm getirmiştir değil mi, sevgili tıp bize sunacağı binlerce seçenekli testler sonucunda bunun da ayrımını yapalabilir. Peki bu ya bu testler yanlışsa, konulan bazı tanıların yanlış olabilme ihtimali gibi... Öldürmez belki bu sorunun çözümü ama delirtebilir. Delilik ipinin hemen altında dolanırken insanlar birden tutup kurtulduğunu da sanabilir. Bir çok yanıltan kurtuluş gibi.......
Bu yazının varacağı bir nokta var mı, yok aslında. Varması da gerekmiyor bir yerde. Sadece bir iç döküşün sesli hali, ya da yazmaya özlem duymuş parmaklarımın arasından iş kaytarma esnasında dökülenler denilebilir. Çok da mühim değil....
Hem :
“Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
Ne çıkar ateşböceği sansalar beni?”
PS: -günaydın özlemimi hatırlamamı sağlayan işyerindeki panoya arkadaşımın yazdığı yazı oldu-
Photo: Umay Umay (http://umayumay.deviantart.com)
Şubat 12, 2010
...
Dili tutulmuş kelimelerin zincirlerini kırarken, sessizce izlerken bir cam kenarında gün doğumunu, öylece kalırken bi başına……………..
Yalnızlık benimkisi; ne dile geliyor, ne ele avuca.
Dokunduğum her beden bana daha da bir yabancı oysa. Her adını söylediğim adam bir başkasının ruhunda geziniyor. Bana özel kalan kimin adı bilmiyorum. Kim sadece benim olabildi bunca zaman ya da ben sadece kimin olabildim?
Sahipsizim…...... Sende benim gibi bir sahip arıyorsun kendine. Sokaklar değil oysa ki bunun adresi, yatağımda değil. Ama sen hep benim bedenimden geçiyorsun. Dur dedikçe daha da çok istiyorsun. Üzerine giydiğin benim giysim, en son giydiğim geceliğimden dökülen senin terin. Kokun saçlarıma dek işlemişken ve beni duymadığın her dakika benden kaybettiklerin olduğunu bilmiyor musun?
Yarın hiç gelmeyecek bir sabaha uyanacağım. Her güne merhaba derken ne kadar da büyük bir yalanı yaşatıyor olduğumu sen yine görmeyeceksin. Gülümseyen dudakların değil gözlerin olsun isterken...
Uzun soluklu zamanların dilinde dolaşacağım bir süre. Gezgin ruhum ne zaman bedenime hapsolursa o zaman döneceğim. Döndüğüm halimden memnun kalır mısın sevgilim, beni yine sever misin söylemeyi unuttuğun sözlerinle?
Gelme, ne de benim sana gelişime bir iznin olsun. Üzerimden geçen her beden sana benden bir acı daha bırakacakken, gelme... Ben sana çok acı veririm.
Sözlerimden dökülen kanları bırak ben içeyim, sen yokluğunla uyandığım sabahlarında kal. Bırak ben her gündoğumuna senin olmadığın yaşlarımı akıtayım. Bedenim bu kadar çok acıyla yanarken seni ısıttığımı düşünme…
Şimdi gecenin en siyah giysisini giyip seni kokluyorum.
Sahipsizim. Limansızım. Dilsizim……………Yapayalnızım……………………………………………
Temmuz 2006
Dilek A.
Şubat 10, 2010
Cat Power
/Düş-müş/
Yolun ortasında durdu. Ellerini göğsüne doğru bastırıp aniden gökyüzüne kaldırdı bakışlarını.
- Görüyor musun martılar da benim gibi ne gidebiliyor ne kalabiliyor. Olduğu yerde dönüp duruyorlar.
Üsküdar’ın dar ve sallantılı sokağından aşağıya doğru yürürken anımsadın bu sahneyi. Birden ellerimi bilinçsizce göğsüme bastırmış buldum. Gideli çok zaman olmuştu ve ardında kalan birçok sahne olduğu gibi bana yapışıp kalmıştı. Ne gidebiliyor ne kalabiliyordum, hayatın hiç istemediğim bir zamanına bekçilik ediyordum.
Tam 13 yıldır aynı evin camından karşımda duran sarı binanın gövdesindeki çizgileri sayıyorum. Ve her aklıma geldiğinde aynı resme bakıp bir kere daha aynı sözleri tekrarlıyorum...
“Şimdi mutlu musun?”
Dilek A.
Yolun ortasında durdu. Ellerini göğsüne doğru bastırıp aniden gökyüzüne kaldırdı bakışlarını.
- Görüyor musun martılar da benim gibi ne gidebiliyor ne kalabiliyor. Olduğu yerde dönüp duruyorlar.
Üsküdar’ın dar ve sallantılı sokağından aşağıya doğru yürürken anımsadın bu sahneyi. Birden ellerimi bilinçsizce göğsüme bastırmış buldum. Gideli çok zaman olmuştu ve ardında kalan birçok sahne olduğu gibi bana yapışıp kalmıştı. Ne gidebiliyor ne kalabiliyordum, hayatın hiç istemediğim bir zamanına bekçilik ediyordum.
Tam 13 yıldır aynı evin camından karşımda duran sarı binanın gövdesindeki çizgileri sayıyorum. Ve her aklıma geldiğinde aynı resme bakıp bir kere daha aynı sözleri tekrarlıyorum...
“Şimdi mutlu musun?”
Dilek A.
Şubat 05, 2010
Gitmek öyküleri

“Şimdi oturmuş kasvetli bir ofis ortamının içinde bana bu hayalleri yeniden kurduran ve önümdeki beton yığınlarına küçük bir cam aralığından bakarken gözlerimin aradığı yeşilden, maviden kim suçlu, bilemedim... “
Tarih bir sene öncesiydi. Bütün hayallerin yıkılmadığı ve henüz capcanlı kalınan zamanlar. Sanırım en çok büyümeye iten zamanların öncesi demek daha doğru olur...
Soğuk bir İstanbul gününde-artık kar yağmıyor-, iki parmağım arasından derin derin soluduğum sigaramında bu düşlere dalmama sebep olduğu aşikar.
Kendimi o binemediğim Belgrad trenin camından izledim bir süre; gittiğimiz yerin ne kadar uzak olacağını hiç düşünmüyorduk, sadece gitmek eylemine odaklanmıştık o kadar. Kocaman sırıtan iki düşsalak kadın; elinde emanet bir makina ile yollar-insanlar-hayvanlar-ağaçlar-taş evler-çiçekler-aşklar-şehirler-dağlar-yollar.... binbir kareyi çekmeye hazır, her yanından öyküler fışkıran bir yolculuktu planlanan..
-Ertelendi, henüz vazgeçilmiş sayılmaz...-
“...... giderken” konulu bir öykü yolculuğu aslında. İsmi vermedim çünkü şu anda bununla ilgili başka bir proje üstünde hikayedeki diğer kadın.
Gitme fikrimizin açıldığı zaman arkadaşlarımızdan ve tanıdıklarımızdan duyduğumuz özlü sözler şunlar oldu:
“Sırbistan’a gidip napacaksınız / delirdiniz mi / türk düşmanı onlar / yemeklerinize tükürürler / hostelde mi kalacaksınız kafayı mı yediniz / hostel filmini izlemediniz mi / ya güzel bir doğası varmış ama emin misiniz / adamlar ingilizce de konuşmuyorlar / iyi araştırdınız mı / ya tamam manyaksınızda bu yaptığınız delilik değil mi/”
Bir kişi iyi konuşmadı mı diye soruyorsunuzdur. Oldu tabi, hayran kalanlar da vardı, bizim gibi bilen ve sadece gözü ordaki harikaları görmek isteyenler. Onların söyledikleri daha da gitmek fikrimizi büyüttü...
Bu arada ben hostel filmini izlememiştim, hikayedeki diğer kadın izlemiş “çilek zaten izleyemez öyle filmleri” diyerek bana minik bir özet geçmişti ama en kansız sahnelerinden :) Yine de gitmek üzerine sabit olan fikrim-iz- hiç değişmedi.
Az sonra göreceğiniz ve görmekten biliyorum ki benim kadar keyif alacağınız yerler bir mucizeler diyarı. Birgün yeniden o trene binmek üzere yola çıktığımızda biliyorum ki bunlardan daha başka ama en az bunlar kadar da güzel kareler yakalayacağız. Ve üzerine yazılacak onlarca öyküler....
Tarih bir sene öncesiydi. Bütün hayallerin yıkılmadığı ve henüz capcanlı kalınan zamanlar. Sanırım en çok büyümeye iten zamanların öncesi demek daha doğru olur...
Soğuk bir İstanbul gününde-artık kar yağmıyor-, iki parmağım arasından derin derin soluduğum sigaramında bu düşlere dalmama sebep olduğu aşikar.
Kendimi o binemediğim Belgrad trenin camından izledim bir süre; gittiğimiz yerin ne kadar uzak olacağını hiç düşünmüyorduk, sadece gitmek eylemine odaklanmıştık o kadar. Kocaman sırıtan iki düşsalak kadın; elinde emanet bir makina ile yollar-insanlar-hayvanlar-ağaçlar-taş evler-çiçekler-aşklar-şehirler-dağlar-yollar.... binbir kareyi çekmeye hazır, her yanından öyküler fışkıran bir yolculuktu planlanan..
-Ertelendi, henüz vazgeçilmiş sayılmaz...-
“...... giderken” konulu bir öykü yolculuğu aslında. İsmi vermedim çünkü şu anda bununla ilgili başka bir proje üstünde hikayedeki diğer kadın.
Gitme fikrimizin açıldığı zaman arkadaşlarımızdan ve tanıdıklarımızdan duyduğumuz özlü sözler şunlar oldu:
“Sırbistan’a gidip napacaksınız / delirdiniz mi / türk düşmanı onlar / yemeklerinize tükürürler / hostelde mi kalacaksınız kafayı mı yediniz / hostel filmini izlemediniz mi / ya güzel bir doğası varmış ama emin misiniz / adamlar ingilizce de konuşmuyorlar / iyi araştırdınız mı / ya tamam manyaksınızda bu yaptığınız delilik değil mi/”
Bir kişi iyi konuşmadı mı diye soruyorsunuzdur. Oldu tabi, hayran kalanlar da vardı, bizim gibi bilen ve sadece gözü ordaki harikaları görmek isteyenler. Onların söyledikleri daha da gitmek fikrimizi büyüttü...
Bu arada ben hostel filmini izlememiştim, hikayedeki diğer kadın izlemiş “çilek zaten izleyemez öyle filmleri” diyerek bana minik bir özet geçmişti ama en kansız sahnelerinden :) Yine de gitmek üzerine sabit olan fikrim-iz- hiç değişmedi.
Az sonra göreceğiniz ve görmekten biliyorum ki benim kadar keyif alacağınız yerler bir mucizeler diyarı. Birgün yeniden o trene binmek üzere yola çıktığımızda biliyorum ki bunlardan daha başka ama en az bunlar kadar da güzel kareler yakalayacağız. Ve üzerine yazılacak onlarca öyküler....
PS : Hikayedeki diğer kadın’dan – adını sormadan vermek istemedim- ona bunları yeniden anımsattığım için özür diliyorum. Ama bunları düşünmüş ve kurmuşken yazmasam olmazdı. Hem belki romanına da yeniden hız verirsin : )
Montenegro / Podgorica / Budva / St.Stefan / Kotor .................





Eşsiz güzelliğin seyri için grofica’nın deviantart’taki sayfasına da bakabilirsiniz.
http://grofica.deviantart.com/gallery/





Eşsiz güzelliğin seyri için grofica’nın deviantart’taki sayfasına da bakabilirsiniz.
http://grofica.deviantart.com/gallery/
Ocak 29, 2010
...
anlamıyorsun!
ben suskun yüzümde yüreğimi saklıyorum.
geceleri dolaştığım sokaklara adımı bırakıyorum,
beni daha çabuk bul diye
anlamıyorsun...
yürek nefessiz kalınca martılar çığlık çığlık dolaşırmış Haydarpaşa'da.
bunu hiç bilmiyorsun...
ben suskun yüzümde yüreğimi saklıyorum.
geceleri dolaştığım sokaklara adımı bırakıyorum,
beni daha çabuk bul diye
anlamıyorsun...
yürek nefessiz kalınca martılar çığlık çığlık dolaşırmış Haydarpaşa'da.
bunu hiç bilmiyorsun...
Ekim 30, 2009
İstanbul adamı....
İstanbul'da yaşamak zordur, yorar adamı - - - katılıyorum.
İstanbul'da sen bir kuzu'sun, bir sürü kurt var, yer adamı - - - katılıyorum.
İstanbul'un taşı toprağı altın derler ama masallar da da yedi cüceler var, inanma - - - katılıyorum.(cüceler hariç :) )
İstanbul dedin mi iki kere düşünmek lazım, öyle kolay değil herşeyiyle sindirmek - - - katılıyorum.
İstanbul adamı çileden çıkartır, üstüne delirtir, aradaki rezilliğini saymıyorum bile - - - katılıyorum.
Eski İsranbul beyefendileri de hanımefendileri de hayal oldu, bunu gördüğünde üzüleceksin, gitme - - - keşke, keşke, keşke....
Ben bir boğaz maviliğine aldandım belki de. Çocukluğumun en çok beni hüzünlendiren köşesi burasıydı. İzmir'den İstanbul'a gelirken yolculuğumuzun en nefes aldığım kısmıydı ve geldik sonunda diyebildiğim. Peki yıllarca gelmek için, yaşamak soluklanmak ve büyümek için savaşını verdiğim yerden kaçmak için niye bir savaşın içindeyim? Bu kadar çabuk mu beni yıldırdı yada bu yılmak mı onu da bilmiyorum. Tek bildiğim artık bu ülkenin sınırları içinde olmamak için gece ve gündüz durmadan çalıştığım. Yorulmak ve çok çalışmak herşeyi unutturuyor, uykusuzluk sorunumu bile, harika bir şekilde sızabiliyorum. Tek sorunum kitap okumak için enerjimin kalmaması, yakında buna da bir çözüm bulacağım, şimdilik denge kurmaya çalışıyorum. Ve gitmeler üzerine hayaller...
Günün şarkısı: Antony And The Johnsons - What Can I Do
What can I do
When the bird's got to die
What can I do
When she's too weak to fly
What can I do
When she's calling my name
She's crying
Mama, Help me to live
What can I do
İstanbul'da sen bir kuzu'sun, bir sürü kurt var, yer adamı - - - katılıyorum.
İstanbul'un taşı toprağı altın derler ama masallar da da yedi cüceler var, inanma - - - katılıyorum.(cüceler hariç :) )
İstanbul dedin mi iki kere düşünmek lazım, öyle kolay değil herşeyiyle sindirmek - - - katılıyorum.
İstanbul adamı çileden çıkartır, üstüne delirtir, aradaki rezilliğini saymıyorum bile - - - katılıyorum.
Eski İsranbul beyefendileri de hanımefendileri de hayal oldu, bunu gördüğünde üzüleceksin, gitme - - - keşke, keşke, keşke....
Ben bir boğaz maviliğine aldandım belki de. Çocukluğumun en çok beni hüzünlendiren köşesi burasıydı. İzmir'den İstanbul'a gelirken yolculuğumuzun en nefes aldığım kısmıydı ve geldik sonunda diyebildiğim. Peki yıllarca gelmek için, yaşamak soluklanmak ve büyümek için savaşını verdiğim yerden kaçmak için niye bir savaşın içindeyim? Bu kadar çabuk mu beni yıldırdı yada bu yılmak mı onu da bilmiyorum. Tek bildiğim artık bu ülkenin sınırları içinde olmamak için gece ve gündüz durmadan çalıştığım. Yorulmak ve çok çalışmak herşeyi unutturuyor, uykusuzluk sorunumu bile, harika bir şekilde sızabiliyorum. Tek sorunum kitap okumak için enerjimin kalmaması, yakında buna da bir çözüm bulacağım, şimdilik denge kurmaya çalışıyorum. Ve gitmeler üzerine hayaller...
Günün şarkısı: Antony And The Johnsons - What Can I Do
What can I do
When the bird's got to die
What can I do
When she's too weak to fly
What can I do
When she's calling my name
She's crying
Mama, Help me to live
What can I do
Eylül 18, 2009
İnce...
Ayıplarımı sıraladıkça daha da ekşiyorum. Saklanmaya çabaladıkça daha da gün yüzüne çıkıyor çillerim. Şimdi bir başka ayıbın sahnesini gözlerime düğümleyip gezdiriyorum. Benimle birlikte sürüklendikçe şekli de değişiyor.
Anlamlarını arar mı bir insan, arıyorum.......
Anlamlarını arar mı bir insan, arıyorum.......
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
