Mart 07, 2010
Mart 05, 2010
Mart 03, 2010
...
"Bir insan nefesini tutarak ne kadar sürede ölebilir?"
Böyle bir replik vardı izlediğim filmde. Hangisi anımsamıyorum şu anda. Son zamanlarda o kadar çok film izledim ki, ne için olduğunu bile unutacak kadar fazla.
Bu fotoğrafa uzun zamandır bakıyorum. Her sabah bununla güne başlıyorum. Sonrasında bir aralık bunun için karalamalıyım birşeyler dedim ama yine ertelenmiş oldu-şimdiye kadar-. O kadar çok şeyi erteliyorum ve bunun benim için büyük bir zaman kaybı olduğunu da biliyorum. Kaybettiğim hiçbirşeyin geri dönüşümü olmadığı gibi. İnsanların geri dönüşüm kutusu var mıdır?
Fotoğrafta gördüğümün ne olduğunu henüz bilmiyorum ama bu sabah baktığımda girişteki replik aklıma geldi. Ardından da kendi iç sesimden gelen soru:
-Yalnızlık gerçekten soğutur mu?
Photo: http://sooper-deviant.deviantart.com/
Mart 01, 2010
Ucu kırık kalemler

Bazen hiç tanımadığımız bir insanı; onun sizden uzakta geçen zamanını belirleyen kişi olduğunuzu fark edersiniz. Bu aslında sanatın ve bir yumak haline gelmiş sorunlarınızın neticesidir. İçe dönük hayatınızın ve uslanmaz dilinizin size kazandırdığı parlak tecrübe...
Bu insanlar kalbinize ulaşacakları her cereyanı ağır hasta olarak yanlarında taşırlar. Tapınılacak yalnızlıklarına ortak bulmuşlardır. Bir fotoğraf ya da bir şiirle yaşarlar.İşin en kötü tarafı acıyarak ya da acıtarak sevmeyi öğrendiklerinden dikkat ve zekaküpüdürler. Onlara dokunmayı, teselli verici birkaç sözcüğü bulana dek duygular aşk noktasına doğru atak yapar. Gördüklerine sahip olmayı arzulayan çırpınışları sessiz yanıtlar olarak karşılarsınız.
Bazen cesaret verici olaylar olur. Kuru teşekkürünüzden daha fazlasını katarsınız sözcüklere. Bir başkasının kalbini dolduran heyecanlara açık kapı bırakırsınız. Ama bu sizi çocuksu talebinizden başka bir şey değildir. Karşılaşmak. Hayat boyu taşıyacağınız yeni bir işaret bulduğunuzu sanmak.
O zaman işler karmakarışık olur. Görüldüğü kadar kolay değildir içinizdeki kırgınlığı bağışlamak. "Yapmamalıydım" dersiniz. Perdeleri açmamalıydım.
Bazı yolculuklara dönüşler düşünülmeden çıkılır. O bazı yolculuklara her gün çıkarsınız.
Tanrının yabancılıkla ödüllendirdiği çocukluğunuzla yan yana yürürsünüz. Çimenlere iliştirilmiş yazıyı dikkatle okursunuz “Çiçek Dalında Güzeldir.”
Bazen hiçbir şey olmaz. Kimse yaralarıyla inleyen şiiri görmez. Sesi olmayan bir kapının kapandığını fark edersiniz. Umursamazlığınızı bir jilet gibi yanınızda taşırsınız. İkon tarzı duruşunuz ve sertliğiniz konuşulur. Başkalarının cesaretini kıran tarzınız, tanımadığınız insanların düşlerine gömülür. Size ellerindeki adresler ve şiirlerle ulaşamazlar. En başından kaybettiklerini düşünürler. Gerçeğiniz karşısında yalancı ve çocukturlar.
Bazen dostluk ya da aşk yerin savaşla tanışırsınız. Onlar kalplerini, zekalarıyla donattıkları bir savaş alanına dönüştürürler. Birdenbire kendinizi gardınızı almış bulursunuz. İki kişilik savaşın nasıl ve hangi nedenlerle başladığı bilinmez. Güçlü kadın imajından kuşkulanırsınız. Böyle durumlarda saçma da olsa bir nedene ihtiyacınız vardır. En yakın dostunuz kahvesini yudumlarken bu nedeni söyleyiverir. Sinirden yeni silahlar, yeni ve ağır karşılıklar bulmak için harekete geçersiniz. Oyuna gelirsiniz. Kaybetmeye alışık olduğunuzu unutursunuz. Nefretten doğacak aşkı beklersiniz. Nefret büyür aşk onun gerisinde kalır.
Bazen göz yaşlarınıza değen birini bulursunuz. Silik bir anıdan içinizi saran hayaller yaratırlar. Kaybolmalarından, yiyecekleri darbelerin onları sıradanlaştırmasından korkarsınız. Başlayamamaktan ya da bitirememekten, gülümserken sakladıklarınızdan, elinizde kalanların boşluğundan, yeri doldurulamaz vedalardan çekinirsiniz. Yine de parlak tecrübelerinizi unutup derinlere dalacak cesareti ve deliliği yakalarsınız.
Ucu kırık kalemleri sırf bu yüzden saklarsınız...
27 Nisan 2004
Umay Umay
Bu insanlar kalbinize ulaşacakları her cereyanı ağır hasta olarak yanlarında taşırlar. Tapınılacak yalnızlıklarına ortak bulmuşlardır. Bir fotoğraf ya da bir şiirle yaşarlar.İşin en kötü tarafı acıyarak ya da acıtarak sevmeyi öğrendiklerinden dikkat ve zekaküpüdürler. Onlara dokunmayı, teselli verici birkaç sözcüğü bulana dek duygular aşk noktasına doğru atak yapar. Gördüklerine sahip olmayı arzulayan çırpınışları sessiz yanıtlar olarak karşılarsınız.
Bazen cesaret verici olaylar olur. Kuru teşekkürünüzden daha fazlasını katarsınız sözcüklere. Bir başkasının kalbini dolduran heyecanlara açık kapı bırakırsınız. Ama bu sizi çocuksu talebinizden başka bir şey değildir. Karşılaşmak. Hayat boyu taşıyacağınız yeni bir işaret bulduğunuzu sanmak.
O zaman işler karmakarışık olur. Görüldüğü kadar kolay değildir içinizdeki kırgınlığı bağışlamak. "Yapmamalıydım" dersiniz. Perdeleri açmamalıydım.
Bazı yolculuklara dönüşler düşünülmeden çıkılır. O bazı yolculuklara her gün çıkarsınız.
Tanrının yabancılıkla ödüllendirdiği çocukluğunuzla yan yana yürürsünüz. Çimenlere iliştirilmiş yazıyı dikkatle okursunuz “Çiçek Dalında Güzeldir.”
Bazen hiçbir şey olmaz. Kimse yaralarıyla inleyen şiiri görmez. Sesi olmayan bir kapının kapandığını fark edersiniz. Umursamazlığınızı bir jilet gibi yanınızda taşırsınız. İkon tarzı duruşunuz ve sertliğiniz konuşulur. Başkalarının cesaretini kıran tarzınız, tanımadığınız insanların düşlerine gömülür. Size ellerindeki adresler ve şiirlerle ulaşamazlar. En başından kaybettiklerini düşünürler. Gerçeğiniz karşısında yalancı ve çocukturlar.
Bazen dostluk ya da aşk yerin savaşla tanışırsınız. Onlar kalplerini, zekalarıyla donattıkları bir savaş alanına dönüştürürler. Birdenbire kendinizi gardınızı almış bulursunuz. İki kişilik savaşın nasıl ve hangi nedenlerle başladığı bilinmez. Güçlü kadın imajından kuşkulanırsınız. Böyle durumlarda saçma da olsa bir nedene ihtiyacınız vardır. En yakın dostunuz kahvesini yudumlarken bu nedeni söyleyiverir. Sinirden yeni silahlar, yeni ve ağır karşılıklar bulmak için harekete geçersiniz. Oyuna gelirsiniz. Kaybetmeye alışık olduğunuzu unutursunuz. Nefretten doğacak aşkı beklersiniz. Nefret büyür aşk onun gerisinde kalır.
Bazen göz yaşlarınıza değen birini bulursunuz. Silik bir anıdan içinizi saran hayaller yaratırlar. Kaybolmalarından, yiyecekleri darbelerin onları sıradanlaştırmasından korkarsınız. Başlayamamaktan ya da bitirememekten, gülümserken sakladıklarınızdan, elinizde kalanların boşluğundan, yeri doldurulamaz vedalardan çekinirsiniz. Yine de parlak tecrübelerinizi unutup derinlere dalacak cesareti ve deliliği yakalarsınız.
Ucu kırık kalemleri sırf bu yüzden saklarsınız...
27 Nisan 2004
Umay Umay
Şubat 21, 2010
shh... this is a library

Dün bir arkadaşım sayesinde dinleme şansım oldu. Üstüne uzun uzun yazmak isterdim ama bu güzel havayı kaçırmak istemiyorum, kendimi hemen sokağa atıcam :)
http://www.myspace.com/shhthisisalibrary adresinden dinleyip grup hakkında bilgi alabilirsiniz.
http://www.mediafire.com/?njzj0rnyx5y adresinden de albüme ulaşabilirsiniz.
I like this ve cotton şarkısılarına öncelik vermenizi isteyebilirim :)
Bu da videolarından bir tanesi.
Şubat 19, 2010
Şubat 17, 2010
-a-nor-mal-

Gece okuduğum bir yazı içerisinde geçen portishead şarkısına gece ve devamında takılı kaldım. Uzun zaman olmuştu hatunu dinlemeyeli. Tabi ki aynı zamanda green grass şarkısı hala günlerimin içinde dolanmaya devam ediyor. ki şu an müzikten ya da şarkılardan bahsetmeyeceğim. Dinlediğim ana denk geldiğinden bir an için minik bir teşekkür notu gibi algılanabilir hatırlatana.
Tekrarlarla dolu tipik bir iş günündeyim. Bu hafta içi ve gün ortası saatinde olmamın bir getirisi, biliyorum, en azından farkında olduğum en iyi kısım burası :)
Tamam hemen bu cümlenin ardından gelen bir “maalesef” diyorum isyan boyutumu aza indirmek adına. Geçen zamanları ancak böyle bastırabiliyorum ya da günlük olarak bulduğum bir çözüm olabilir.
Bir süredir alışkanlığım olan “günaydın” sözcüğünden ne kadar uzak kaldığımı farkettim. Yani kendime uzak bırakmışım bu kelimeyi. Çünkü aynaya bakmıyorum sabahları. /Yüzünü yıkamak için kafanı hafifçe lavobaya doğru eğ/ dişlerini fırçala/ sonra otomatikleşmiş beden hareketiyle havluya uzanıp kurulan ve çık/ -Az önce ayna es geçildi- Peki neden??? Nedenini biliyorum aslında ama nedenler işime gelse, sonucun işe gelmemi engellemesi gerekecek.
Eminim benim gibi binlerce ofis insanı vardır söylenip duran. Bu sistemin bozuk olduğunu mu gösterir yoksa bizlerin mi bozuk olduğunu? -Sistemmmm?-
Tam bunları yazarken aklıma gelen bir görüntüyü ekleyeyim:
Uyku öncesi izlediğim filmin - “my life without me” – bir sahnesinde; kız ve annesi arabada giderlerken, kız arabada yeni bir dil öğrenmeye çalıştığı için sürekli o dilin kelimelerini tekrar eden bir bant dinliyor. Annesi dönüp kızına “neden normal insanlar gibi müzik dinlemiyorsun?” diye soruyor. Kız önce kaset çalara sonra annesine bakıp “normal diye birşey yok, kimse normal değil anne” diyor. Tamam çok dokunaklı bir kare olmayabilir genel açıdan ama içindeki minik durum belirtisi değinmek istediğim. Normal olan ne? Normal ya da a-normal diye kavramlar varsa bunun ayrımını kim yapıyor? Yani bana a-normal diyen birisi kendisini normal diye nitelendirirken nereden bilicez onun a-normal benim normal olmadığımı? Tıp buna çözüm getirmiştir değil mi, sevgili tıp bize sunacağı binlerce seçenekli testler sonucunda bunun da ayrımını yapalabilir. Peki bu ya bu testler yanlışsa, konulan bazı tanıların yanlış olabilme ihtimali gibi... Öldürmez belki bu sorunun çözümü ama delirtebilir. Delilik ipinin hemen altında dolanırken insanlar birden tutup kurtulduğunu da sanabilir. Bir çok yanıltan kurtuluş gibi.......
Bu yazının varacağı bir nokta var mı, yok aslında. Varması da gerekmiyor bir yerde. Sadece bir iç döküşün sesli hali, ya da yazmaya özlem duymuş parmaklarımın arasından iş kaytarma esnasında dökülenler denilebilir. Çok da mühim değil....
Hem :
“Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
Ne çıkar ateşböceği sansalar beni?”
PS: -günaydın özlemimi hatırlamamı sağlayan işyerindeki panoya arkadaşımın yazdığı yazı oldu-
Tekrarlarla dolu tipik bir iş günündeyim. Bu hafta içi ve gün ortası saatinde olmamın bir getirisi, biliyorum, en azından farkında olduğum en iyi kısım burası :)
Tamam hemen bu cümlenin ardından gelen bir “maalesef” diyorum isyan boyutumu aza indirmek adına. Geçen zamanları ancak böyle bastırabiliyorum ya da günlük olarak bulduğum bir çözüm olabilir.
Bir süredir alışkanlığım olan “günaydın” sözcüğünden ne kadar uzak kaldığımı farkettim. Yani kendime uzak bırakmışım bu kelimeyi. Çünkü aynaya bakmıyorum sabahları. /Yüzünü yıkamak için kafanı hafifçe lavobaya doğru eğ/ dişlerini fırçala/ sonra otomatikleşmiş beden hareketiyle havluya uzanıp kurulan ve çık/ -Az önce ayna es geçildi- Peki neden??? Nedenini biliyorum aslında ama nedenler işime gelse, sonucun işe gelmemi engellemesi gerekecek.
Eminim benim gibi binlerce ofis insanı vardır söylenip duran. Bu sistemin bozuk olduğunu mu gösterir yoksa bizlerin mi bozuk olduğunu? -Sistemmmm?-
Tam bunları yazarken aklıma gelen bir görüntüyü ekleyeyim:
Uyku öncesi izlediğim filmin - “my life without me” – bir sahnesinde; kız ve annesi arabada giderlerken, kız arabada yeni bir dil öğrenmeye çalıştığı için sürekli o dilin kelimelerini tekrar eden bir bant dinliyor. Annesi dönüp kızına “neden normal insanlar gibi müzik dinlemiyorsun?” diye soruyor. Kız önce kaset çalara sonra annesine bakıp “normal diye birşey yok, kimse normal değil anne” diyor. Tamam çok dokunaklı bir kare olmayabilir genel açıdan ama içindeki minik durum belirtisi değinmek istediğim. Normal olan ne? Normal ya da a-normal diye kavramlar varsa bunun ayrımını kim yapıyor? Yani bana a-normal diyen birisi kendisini normal diye nitelendirirken nereden bilicez onun a-normal benim normal olmadığımı? Tıp buna çözüm getirmiştir değil mi, sevgili tıp bize sunacağı binlerce seçenekli testler sonucunda bunun da ayrımını yapalabilir. Peki bu ya bu testler yanlışsa, konulan bazı tanıların yanlış olabilme ihtimali gibi... Öldürmez belki bu sorunun çözümü ama delirtebilir. Delilik ipinin hemen altında dolanırken insanlar birden tutup kurtulduğunu da sanabilir. Bir çok yanıltan kurtuluş gibi.......
Bu yazının varacağı bir nokta var mı, yok aslında. Varması da gerekmiyor bir yerde. Sadece bir iç döküşün sesli hali, ya da yazmaya özlem duymuş parmaklarımın arasından iş kaytarma esnasında dökülenler denilebilir. Çok da mühim değil....
Hem :
“Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak.
Ne çıkar ateşböceği sansalar beni?”
PS: -günaydın özlemimi hatırlamamı sağlayan işyerindeki panoya arkadaşımın yazdığı yazı oldu-
Photo: Umay Umay (http://umayumay.deviantart.com)
Şubat 15, 2010
Glen Hansard & Marketa Irglova - "Once" - "If You Want Me"
Yine bir eskiye geçiş anı...
Şubat 13, 2010
Sylvia Plath - Lady Lazarus
"Neden yazı yazdığımı mı soruyorsunuz bana? Zevk mi alıyorum? Değer mi? Peki para kazandırır mı? Öyleyse bir nedeni var mı?
Yazıyorum çünkü içimde susturamadığım bir ses var..."
Sylvia Plath
Yazıyorum çünkü içimde susturamadığım bir ses var..."
Sylvia Plath

Lady Lazarus
Gene yaptım, gene yaptım işte.
On yılda bir kere
Beceririm bunu ben –
Bir çeşit ayaklı mucize, tenim
Bir Nazi abajuru kadar parlak,
Sağ ayağım
Kağıt üstüne ağırlık,
Yüzüm hiçbir özelliği olmayan, halis
Yahudi keteni, en incesinden.
Kaldır o örtüyü
Sevgili düşmanım.
Korkuttum mu yoksa?
Göz ve burun oyuklarımla, otuz iki dişimle?
Sasımış soluğum
Yok olur gider bir günde.
Pek yakında, evet pek yakında
Mezar inimin yediği etim
Gene üstümde olacak eve gittiğimde.
Bir kadın olacağım yine, yüzümde gülümseme.
Otuzundayım daha.
Kedi gibi dokuz canım var hem de.
Bununla üç etti.
Ne pis iş bu
Silip, yok etmek her on yılı böyle.
Milyonlarca lif, milyonlarca.
Ağızlarında fındık fıstık çatur çutur, itişip
Kakışıyor kalabalık, görmek için ellerimin, ayaklarımın
Açığa çıkarılışını.
Baylar, bayanlar !
Böyle striptiz görmediniz.
Bunlar ellerim.
Bunlar da dizlerim.
Bir deri bir kemiğim belki,
Ama, aynı kadınım işte, tıpatıp aynı.
İlk kez olduğunda on yaşındaydım ben.
Kazaydı.
İkincisinde, işi bitirmeye
Ve bir daha dönmemeye öyle kararlıydım ki.
Kapatmıştım kendimi,
Sallanıyordum deniz kabuğu gibi.
Seslenmek, durmadan seslenmek, bir de ayıklamak
Zorunda kaldılar üstüme inciler gibi yapışmış kurtları.
Ölmek,
Herşey gibi, bir sanattır,
Bu konuda yoktur üstüme.
Öyle ustaca yaparım ki cehennem gibi gelir.
Öyle ustaca yaparım ki gerçekmiş gibi gelir.
Bir talebim olduğunu bile söyleyebilirsiniz.
Öyle kolay ki bir hücrede bile yapabilirsiniz.
Öyle kolay ki yaparsınız ve kımıldamazsınız.
Benim canıma okuyan
Aynı yere, aynı surata,
Aynı şaşkın, hayvansı
"Bu bir mucize ! Mucize!"
Haykırışlarına güpegündüz
Görkemli bir dönüş yapmak.
Bir bedeli var
Yaralarıma bakmanın, kalp atışlarımı
Dinlemenin bir bedeli var –
Tıkır tıkır çalışıyor işte.
Bedeli var, hem de ne bedeli var,
Bir sözcüğümün ya da bir dokunuşumun
Ya da kanımdan bir damlanın
Ya da saçımın bir telinin ya da bir parçasının elbisemin.
Ya, işte böyle, Herr Doktor.
İşte böyle, Herr Düşman.
Beni siz yarattınız.
Ben sizin kıymetli eşyanız.
Eriyip bir çığlığa dönüşen
Som altından bebeğiniz.
Dönüyor, yanıyorum.
Yüksek alakalarınızı küçümsüyorum sanmayın.
Karıştırıp durduğunuz
Küller, küller –
Et, kemik, yok orada başka bir şey –
Bir kalıp sabun,
Bir alyans,
Bir de altından diş dolgusu.
Herr Tanrı, Herr Şeytan
Aman dikkat
Aman dikkat
Ben diriliyorum, kalkıyorum işte
Küllerin arasından kızıl saçlarımla
Ve insan yiyorum, hava solurcasına.
Sylvia Plath,
23-29 Ekim 1962
Sylvia Plath - Ariel / İmge Kitabevi
Şubat 12, 2010
Non merci
"Peki ya, ne yapmak lazımmış?"
Bu tiradı ilk okuduğumda filmi çocukluğuma denk gelen zamanlarda(TRT dönemi)izlediğimi anımsamıştım. Kitabı ile 2002 yılında bir Bursa gezisinde buluşmuştum. Ve sonrasında film takip etti sırayı. Gerard Depardieu'nun muhteşem oyunculuğu ve sesinden izlediğim halini daha çok sevdim ilk yapımındansa.
Son 2-3 yıldır uyku öncesi düşlere yatmamı sağlayan ve kaç yüz kere izlediğimi de anımsamadığım tek film. Okumak isteyenler için Remzi Kitabevi, 1999 basımını şiddetle öneriyorum. Sonraki basımındaki çeviri çok çok farklıdır ve hayal kırıklığı yaratmıştır bende...
Karşınızda eşsiz şair, korkusuz silahşör, derin platonik, büyük aşık......... Cyrano De Bergerac
Bu tiradı ilk okuduğumda filmi çocukluğuma denk gelen zamanlarda(TRT dönemi)izlediğimi anımsamıştım. Kitabı ile 2002 yılında bir Bursa gezisinde buluşmuştum. Ve sonrasında film takip etti sırayı. Gerard Depardieu'nun muhteşem oyunculuğu ve sesinden izlediğim halini daha çok sevdim ilk yapımındansa.
Son 2-3 yıldır uyku öncesi düşlere yatmamı sağlayan ve kaç yüz kere izlediğimi de anımsamadığım tek film. Okumak isteyenler için Remzi Kitabevi, 1999 basımını şiddetle öneriyorum. Sonraki basımındaki çeviri çok çok farklıdır ve hayal kırıklığı yaratmıştır bende...
Karşınızda eşsiz şair, korkusuz silahşör, derin platonik, büyük aşık......... Cyrano De Bergerac
...
Dili tutulmuş kelimelerin zincirlerini kırarken, sessizce izlerken bir cam kenarında gün doğumunu, öylece kalırken bi başına……………..
Yalnızlık benimkisi; ne dile geliyor, ne ele avuca.
Dokunduğum her beden bana daha da bir yabancı oysa. Her adını söylediğim adam bir başkasının ruhunda geziniyor. Bana özel kalan kimin adı bilmiyorum. Kim sadece benim olabildi bunca zaman ya da ben sadece kimin olabildim?
Sahipsizim…...... Sende benim gibi bir sahip arıyorsun kendine. Sokaklar değil oysa ki bunun adresi, yatağımda değil. Ama sen hep benim bedenimden geçiyorsun. Dur dedikçe daha da çok istiyorsun. Üzerine giydiğin benim giysim, en son giydiğim geceliğimden dökülen senin terin. Kokun saçlarıma dek işlemişken ve beni duymadığın her dakika benden kaybettiklerin olduğunu bilmiyor musun?
Yarın hiç gelmeyecek bir sabaha uyanacağım. Her güne merhaba derken ne kadar da büyük bir yalanı yaşatıyor olduğumu sen yine görmeyeceksin. Gülümseyen dudakların değil gözlerin olsun isterken...
Uzun soluklu zamanların dilinde dolaşacağım bir süre. Gezgin ruhum ne zaman bedenime hapsolursa o zaman döneceğim. Döndüğüm halimden memnun kalır mısın sevgilim, beni yine sever misin söylemeyi unuttuğun sözlerinle?
Gelme, ne de benim sana gelişime bir iznin olsun. Üzerimden geçen her beden sana benden bir acı daha bırakacakken, gelme... Ben sana çok acı veririm.
Sözlerimden dökülen kanları bırak ben içeyim, sen yokluğunla uyandığım sabahlarında kal. Bırak ben her gündoğumuna senin olmadığın yaşlarımı akıtayım. Bedenim bu kadar çok acıyla yanarken seni ısıttığımı düşünme…
Şimdi gecenin en siyah giysisini giyip seni kokluyorum.
Sahipsizim. Limansızım. Dilsizim……………Yapayalnızım……………………………………………
Temmuz 2006
Dilek A.
Björk - So Broken (Live)
Madem ki gençtik bir zamanlar dilimli pastadan yedik bu akşam, dost sohbetlerimizin en sevilesi kadın-lar-ından biri olan Björk'ü, tüm sancıları bir solukta kendine çeken bu şarkısıyla anmasam olmazdı.
Şubat 10, 2010
Ane Brun - The Dancer
Bir PJ Harvey cover'ı...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
